İslam'da Selâ

"Diyanet, geçen hafta yaşadığımız darbe girişimi sırasında bütün camilerde sabaha kadar selâ verdirdiği için bir kesim rahatsız oluyor...Bu yüzden birkaç yerde küçük hadiseler çıktı ama tepkilerin utanmazı İzmir’de yaşandı: Selâdan hoşlanmayan ikisi kadın biri erkek üç genç Narlıdere ilçesindeki Kutlu Yalmaç Camii’ni basıp belki babalarından da yaşlı olan müezzini tartakladılar ve sonra da gözaltına alındılar...Sosyal medyada yapılan yorumlarda bazı kişilerin tepelerinde uçan F-16’ların sesinden değil de selâdan rahatsız olduklarını herhalde farketmişsinizdir...

Üstelik “Diyanet selâ okunması talimatını hangi akla hizmet için verdi?” diyenler sadece bunlardan ibaret değildi, bazı gazetelerin internet sitelerinde de “Nereden çıktı bu selâ?” tarzında haberler vardı...Bir gazeteci olarak ifade etmem zor ve belki de ayıp olacak ama söylemeden edemeyeceğim: Basınımızın günümüzdeki en önemli özelliklerinin başında, Türkiye’nin Müslüman bir memleket olduğunun bir türlü farkına varamamış olması gelir!Camilerin cuma namazı cemaatine dar gelmesi yüzünden namazın asırlardır sokaklara taşması basınımızı sanki yeni bir hadise imişcesine şaşırtır, ezanın hoparlörle okunması bazı hassas kulakları rahatsız eder, hele Kurban Bayramı geldi mi bir “kan” ve “katliam” tartışmasıdır başlar...
ÇOK ÖRNEĞİ VAR!
Hem basının, hem de halkın dar bir kesiminin hissettiği rahatsızlıkların sebebi işte budur, yani Türkiye’nin dininin ne olduğunun pek hatıra gelmemesidir.Aynı tuhaflık ve rahatsızlık camilerde selâ verilmesi sırasında da yaşandı ve arkasından da mâlûm tepkiler geldi...Dolayısı ile bazı çevrelerin pek anlamadıkları “selâ”nın ne olduğunu ve minarelerden devamlı şekilde selâ verilmesinin geçmişteki birkaç örneğinden sözedeyim:
Arapça aslı “salâ” olan “selâ”nın ilk mânâsı “namaz”dır, dua anlamına da gelir, zamanla Hazreti Muhammed’in övülüp şefaatinin istendiği dinî bir musiki hâlini almıştır. Selâ bayram sabahlarında, cuma gecelerinde, cuma namazlarının öncesinde, kandillerde ve cenazeler kaldırılmadan verilmiştir ve verilmektedir.
Selânın bir diğer özelliği halkı önemli olaylardan, özellikle de büyük hadiselerden haberdar etme vasıtası, yani bir gelenek olmasıdır. Ânî hadiseler, felâketler yahut büyük zaferler halka sadece bizde değil, bütün İslâm dünyasında asırlar boyunca selâ ile duyurulmuş, millet birşeyler olduğunu minarelerden verilen selâlar sayesinde öğrenmiş ve selâ “şevki canlı tutma” vazifesi de görmüştür.
İşte, daha eski devirlere uzanmadan, son iki-üç asırda günler boyunca verilen ve tarih kitaplarında ayrıntıları ile anlatılan birkaç selâ: 1703’te patlayan ve İkinci Mustafa’nın tahttan indirilmesi ile neticelenen “Edirne Vak’ası” sırasında Edirne ile İstanbul camilerinin minarelerinden günlerce selâ verilmiş, aynı selâlar 1730’da yaşanan Patrona İhtilâli’nin başlamasından itibaren işitilmişti...
GÜNLERCE DEVAM ETMİŞTİ...
Bundan 25-30 sene öncesine kadar hayatta bulunan nesil gayet iyi hatırlardı: 1914’te ve 1919’da günlerce aralıksız selâlar verilmişti: Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin hemen ardından çıkartılan cihad fetvasının 14 Kasım 1914 günü Fatih Camii’nde okunması sırasında sadece İstanbul’un değil, imparatorluğun haber verilebilen hemen her yerinde minarelerden yirmi dört saat boyunca selâlar yükselmiş, aynı selâlar İzmir’in işgal edildiği 15 Mayıs 1919’da yine gün boyunca işitilmiş ve halk Yunan işgalinden selâlar vasıtasıyla haberdar olmuştu.1974 Temmuz’undaki Kıbrıs Harekâtı’nın başlamasının ardından minarelerden yine selâların yükseldiğini gayet iyi hatırlarım!Bağdat’ı da öyle... Amerikan birliklerinin 3 Nisan 2003’te havaalanı üzerinden Bağdat’a girmelerinin hemen ardından, şehirde tank, top ve makineli tüfek tarrakaları ile beraber selâlar da işitilmişti. Ama bu selâların niçin, yani “Saddam’dan çok şükür kurtulduk” mu yoksa “Devlet elden gitti, işgale uğradık” maksadıyla mı verildiğini o zaman da anlayamamıştım, bugün de bilemiyorum.
Bütün bu tatsızlıkların son bulmasının tek bir yolu vardır: Basının ve milletin bir kesiminin uzayda yahut Kafdağı’nın arkasında değil, Türkiye’de yaşadığımızı hatırlaması!"
Murat BARDAKÇI-20/07/2016
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1269057-sela

15 Temmuz 2016

İstanbul'daki Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün  ordu içinde kümelenmiş bir güruh olan darbe taraftarı (FETÖ/PDY) rütbeli ve rütbesiz askerleri tarafından kapatılması ile başlayan karanlık darbe girişimi sürecinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi içerisinde milletvekillerinin de bulunduğu bir sırada, havadan uçaklarla bombalanmış; darbeciler tarafından kaçırılaran helikopter ve tanklarla masum halkımızın ateş altına alınmasıyla da vatandaşlarımız vatanını milletini savunurken şehit olmuş veya yaralanmıştır.
Bu karanlık gecede milletimiz; imanından aldığı kuvvetle olanca gücüyle darbecilere karşı direnmiş ve emsali görülmemiş bir direnişe ve dirayete imza atmıştır. İnsanlıktan nasipsiz darbeciler de pervasızca kendi halkına ateş etmişler, tanklarla arabaları ve insanlarımızı ezerek öldürmüşlerdir. Böyle büyük acıların yaşandığı bu gece hafızalarda silinmez izler ve acılar bırakmıştır. Onca şehitin acısı yurdun pek çok yerine bir kor ateşi gibi düşmüştür. Halkımızın; darbeye destek vermeyen ordumuzun şanlı askerleri ve bu vatanın evlatları olduğunu unutmayan polislerimizle birlikte eşsiz bir mücadele ile püskürttüğü bu acımasız darbe ve işgal girişimi, tüm dünyada büyük bir yankı uyandırmıştır. Türk milletinin bir ve beraber olma iç güdüsünün, nasıl büyük bir duygu olduğu bir kez daha tüm dünya tarafından görülmüştür. Cumhurbaşkanımızın çağrısıyla, Aziz milletimizin meydanlara çıkarak gösterdiği metanetli duruş sayesinde, halkımız; iradesine ve demokrasiye sahip çıkarak darbecilere karşı bu milletin kolay kolay teslim alınamayacağı göstermiştir.
 
Yüce Allah bir daha bu ve buna benzer acıları güzel vatanımızda yaşatmasın. Arkamızdan tuzak kuran, hileye başvuran, türlü türlü oyunlar kuranları da kahr-u perişan etsin. Bizimle birlikte gözüküp de arkamızdan iş çeviren hainlere, münafıklara, teröristlere, fitne ve fesat tohumları ekenlere fırsat vermesin. Beraber yaşama duygumuzu, birliğimizi ve dirliğimizi asla bozmasın. Bize karşı oynanan tüm oyunları ve tuzakları boşa çıkarsın inşallah. Unutmayalım ki; "Hani bir vakitler, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı da, onlar tuzak kurarken Allah da karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah tuzakların en hayırlısını kurar."(Enfal/30) buyuran Rabbimiz bizi bu desiselere ve oyunlara karşı yalnız bırakmayacak ve bizde bu iman olduğu müddetçe nusretini ve yardımını bizden esirgemeyecektir. Bu vesile ile "15 Temmuz 2016 günü akşam saatlerinde başlayan menfur darbe ve işgal teşebbüsü neticesinde,  ülkesine ve tüm değerlerine ihanet eden darbeci hainler tarafından açılan ateş sonucunda hayatını kaybeden ve şehitlik mertebesine erişen tüm kardeşlerimize, Allah'tan rahmet diliyorum. Allah bu kardeşlerimizin şehadetlerini kabul etsin inşallah. Yüce Yaradan; bir daha böyle acı bir günü ülkemize göstermesin. (Amin)

 
 



Cahil Boş Konuşur

"Cahil diye, kurulu düzen içinde kendi çıkarından başka bir şey bilmeyen kimseye diyorum. O, yalnızca kendi kısır çıkarının ardına düşmüş giden biridir. Kurulu düzen bozulduğunda, onun elinde tuttuğu çıkar da tehlikeye girecektir. Öyle sanır... Cahil, bu nedenle yenilikten hoşlanmaz. Değişiklikten hoşlanmaz. Her değişikliğin kendi çıkarına bir tırpan vuracağını düşünür. Cahil, aynı zamanda dar kafalı olduğundan, değişikliğin, yeniliğin ona sağlayacağı çıkarı da göremez. İşitmesi, görmesi, dili mühürlenmiştir. Kur'an, onların halini şöyle betimliyor: “Yahut onların durumu kat kat karanlık, gök gürültüleri, şimşekler bulunan şiddetli yağmura tutulanlar gibidir ki, yıldırımla ölmekten korkarak parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatandır. / Neredeyse şimşek, gözlerinin nurunu kapıverecek. Etrafı aydınlattığı zaman o sayede yürürler. Karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah istemiş olsaydı, onların işitmek ve görmek kabiliyetlerini giderirdi. Allah her şeye kadirdir.” (Bakara: 19,20). Burada kâfir diye anılanları cahil diye okumak da mümkün… 
Cahilin dediğine bu nedenle aldırış edilmez. Söyledikleri umursanmaz. Çünkü o, önünü görmekten acizdir; arkasını, sağını solunu, altını üstünü görmekten de... Onun söylediğinde, bir an için, muhal farz bir isabet bulunsa bile, bu isabet tümüyle tesadüfî olduğundan, yani herhangi bir tefekküre dayanmadığından geçerli sayılmaz. Bu nedenledir ki, âlimin içtihadı isabetsiz de olsa değerlidir; fakat cahilin mütalaası isabetli de olsa değer taşımaz. Çünkü vardığı sonuç tefekküre dayanan bir mütalaanın ürünü değildir; tesadüfidir, herhangi bir argümana dayanmaz. 

Cahil, fikri sabitinin üstünde inatla durur, elinde kanıt olmadan saplantısının üstüne abanır. Gerçekte iddiası herhangi bir kanıta dayanmadığından onun üzerinde fikir geliştirmek, tartışmak da imkân dışı kalır. Cahiliye dönemi kâfirleri putları hakkında ne diyordu? Sadece şunu: “Biz, atalarımızı da bu taşlara taparken bulduk!” Kur'an'ın dermeyan ettiği gibi, ya ataları da yanılıyor idiyse? Bu durum “Savaşta kafasız bir kabadayının da büyük işler başarabileceği yolundaki kanıya” (Clausewitz, Savaş Üzerine) benziyor. 
Bir kabadayı, kendisi gibi cahil başka kabadayılar karşısında belki bazı başarılar elde edebilir, ama bu başarıların gerçeklikte hiçbir değeri yoktur. Bu başarılar, herhangi bir taktik veya stratejik uygulamanın ürünü olarak ortaya çıkmış değildir. Bu itibarla tekrarı da beklenmez. Bir defalık başarıdır, o da eğer başarı sayılacaksa... Oysa ciddi bir stratejik ve taktik uygulama sonunda maruz kalınan başarısızlığın bir değeri vardır; fakat tesadüflerin ulaştırdığı bir başarıya değer atfedilmez. Âlimin içtihadına isabetsiz de olsa bir sevap yazılır, cahilin kanaati isabetli de olsa sevaptan yoksundur. Cahili umursamamak gerekir. Onun eleştirisinin de, takdirinin de değeri yoktur. Ne dese boştur..."
Rasim Özdenören-14/7/2016
http://www.yenisafak.com/yazarlar/rasimozdenoren/cahil-bos-konusur-2030362

Açıklama: 'Clausewitz: Prusyalı general, filozof ve askeri tarihçi (1780-1831). Saksonyalı protestan bir papaz ailesinden gelen, babası Friedrich ii’nin komutan yardımcısı olan Clausewitz on iki yaşınca prusya ordusunda girdi. Mainz kuşatmasında teğmen oldu. 1801’de, daha sonra yakın dostu Schwarnhors’un yöneteceği, savaş okuluna girdi.1806’da Fransızlara tutsak düştü. geri dönüşünden sonra kendini Prusya ordusunu yeniden canlandırmaya adadı. Harp okulu’nda dersler verdi ve Kronprinz’in askerlik eğitimiyle görevlendirildi. 1812’de kendisini parlak bir gelecek beklerken, yurtseverlik duyguları ve Fransız nefretiyle dolup taşan üç "bekenntnisse" (itiraflar) yazarak köprüleri atarak ordudaki görevinden istifa etti. Prusya kralı’nın napolyon’a destek vermesine rağmen, “özgür Prusyalı” sıfatıyla Rus tarafında savaşa katıldı. 1814’te Prusya ordusuna geri döndü. 3.Ordu’nun ve daha sonra Gneisenau’nun kurmay başkanlığını yaptı. Berlin harp okulunda müdür oldu ve bu görevde 12 yıl kaldı. Polonya ayaklanmasını “yakından izlemek” için Poznàn’a gitti, buradan dönüşünde koleradan öldü.
1793-1815 dönemindeki savaşlara aktif olarak katılan Clausewitz daha sonra, bu savaşların yanı sıra 17. ve 18. yy savaşlarını da yakından inceledi. Kitle ordularının, devrimci ve ulusal tutkuların ortaya çıkmasıyla savaş sanatında yaşanan değişikliklerden çok etkilenen Clausewitz, Napolyon ve Fredrich ii’nin görünürde benzer durumlarda bulunmalarına rağmen, aynı haklı sebeplerle birbirine karşıt çözümlere başvurduklarını anladı. Her türlü dogmacılığı yadsıyarak, bütün savaş biçimlerine uygulanabilecek bir askeri eylem biliminin yasa ve ilkelerini buldu ve bunu kuramsal bir “mutlak savaş” modeline benzetti. Doğası gereği şiddetin en uç noktalarına kadar varan bu geniş çaplı düello, çeşitli öğleleri birbirine bağlı olan bütün eylemlerin de aynı amaca yönelmesi ve aynı düşünceyle yönlendirilmesi gereken örgensel bir bütündür. ama savaş, bu bukalemun düşmanın tümüyle yok edilmesinden tutun da sadece sindirilmesine kadar her yolu içerebilir. savaş, insanlığın özündeki şiddeti [...], olasılıkları ve rastlantıyı[...] siyasete bağlı araç olma niteliğiyle birleştiren “garip bir üçlüm” oluşturur; siyasetin özel bir biçimidir: “savaş siyasetin-başka bir yerde siyasal değişimin (verkehr) diye belirtir-başka araçlarla sürdürülmesidir.” dolayısıyla savaş, yüce devlet çıkarlarının tümü diye tanımlayabileceğimiz bu siyasete bağlı olarak yürütülmelidir. savaşın amacı, devletler arasında yeni bir dengeden doğacak olacak barıştırClausewitz savaşın hazırlanması ve yönetimi sırasında, komutanlıkla hükümet arasındaki ilişkilerin karmaşık yapısını inceler; çünkü ona göre, “savaşın kendine özgü bir yapısı olsa bile mantığı siyasetin mantığından farklı olamaz.” 18.yy.ın karmaşık manevralara düşkün savaş kuramcılarından farklı olarak Clausewitz "düşmanın yok edilmesi için açılan her savaşta sonuçlandırıcı muharebenin zamanı kuvvetler dengesinin olası gelişimi göz önünde bulundurularak seçilmelidir: etkin bir savunma “savaşmanın en güçlü biçimidir.” böyle bir savunma , saldırganın “hücumu doruk noktası”na vurmasını beklemenin en iyi şeklidir; bu doruk noktasından sonra saldırgan ister istemez bozguna uğrar." ifadesini dile getirir. Vorn Kriege hiç bir öğretiyi kabul ettirmeye çalışmaz; teknikteki gelişmelerin (Clausewitz bunlarla hiç ilgilenmez.) kısa zamanda çağdışı kılacağı bir yönetmelik de değildir; ama bu yapı bize eksiksiz, tutarlı bir kuram getirir. Bu kuram kimi zaman birbiriyle çelişen, değişik yorumlara neden olmuştur. daha 19.yy.ın ortalarında, önce Prusya, daha sonra da Alman genel kurmayları bu görüşlerin etkisinde kaldılar; buna rağmen her iki genel kurmay da savaş içinde siyasetin rolünü giderek küçümsemişlerdir. Ludendoff ise Clausewitz’in öğretisinden “topyekün savaş” kavramına varmış, Hitler de bu kavramı daha da yaygınlaştırarak benimsemiştir. Hitler, Wehrmacht’ın kendi görüşlerine tamamen boyun eğmesini isterken, Clausewitz’in görüşlerine dayanıyordu. Ancak Beck, Führer’in savaş amaçlarının akıldışı ölçüsüzlüğü nedeniyle 1938’de bu görüşlere karşı çıktı.
Clauswitz’in düşüncelerinin en derin yankıları Marksistlerde görülür. Marx ve Engels, Claueswitz’in dinamik pragmatizmine ilgi gösterdiler. Lenin, 1915’te Clausewitz’i özellikle inceledi ve ünlü formülünü tersten alarak şu biçime dönüştürdü: “politika, savaşın devamıdır...” ancak emperyalizme karşı verilecek stratejisini de bu temele oturttu ve bir Sovyet askeri öğretisini hazırlatmakla görevlendirdiği Frunze’ye Clausewitz eserlerini okumasını salık verdi. Mao Zedung ise “halkın silahlandırılması” ve bir kurtuluş savaşında düzenli ordu ve partizanlar arasındaki işbirliğinden sağlanacak olanaklar üzerinde durdu. Bütün bu fikirlerin oluşmasında Clausewitz'in eserleri ve yaygın savaş öğretisinin etkileri büyük olmuştur.'(Raziel-16.04.2003) 

Tıkandı Baba Hikayesi

Bir nükte olarak söylenen "Vermeyince Mabud neylesin Mahmud" sözünün hikayesi hakkında şöyle bir hal nakledilir. Osmanlı devleti zamanında Sultan Mahmut kıyafet değiştirip, beraberinde sadrazam ve birkaç muhafız ile halkı teftişe çıkmış. Dolaşırken bir kahvehaneye girip ot urmuşlar. Bakmışlar müşteriler kahvehaneciye seslenip duruyor: "Tıkandı Baba, çay getir"; "Tıkandı Baba kahve getir". Tıkandı Baba lakabı Sultan Mahmut'a ilginç gelmiş. Merak edip kahvehaneciyi çağırmış. Kahvehaneci gelince:
- Baba sana neden "Tıkandı Baba" derler? Hele otur da anlat, demiş. Tıkandı Baba başlamış anlatmaya:
- Ben bir gece, bir rüya gördüm. Rüyamda tanıdığım tüm insanların bir çeşmesi vardı ve hepsinin çeşmesinden oluk oluk su akıyordu. Benim de bir çeşmem vardı fakat benim çeşmemdeki su ip gibi akıyordu. Sonra ben; "Keşke benim çeşmem de onlarınki kadar aksa" diye içimden geçirdim. Sonra yerden bir çomak alıp suyun geldiği oluğu dürtmeye başladım. Ben oluğu dürterken çomak kırıldı ve ip gibi akan suyum damlamaya başladı. Bu sefer ben; "Keşke çeşmem diğerlerininki kadar olmasa da, bari eskisi kadar aksa" diye içimden geçirdim ve oluğu kurcalamaya devam ettim. Ben uğraşırken suyun geldiği oluk tamamen kırıldı. Az önce damlayan suyum, tamamen kesildi. Ben yine uğraşmaya devam ediyordum ki, o sırada bir melek göründü; bana "Su Tıkandı artık, Artık uğraşma!" dedi. O gün bu gündür bu rüyamı kime anlattıysam adım "Tıkandı Baba'ya çıktı. Hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp zar zor geçinmeye çalışıyorum.
Tıkandı baba'nın anlattıklarından etkilenen Sultan Mahmut, muhafızlarına; "Bundan sonra her gün bu adama bir tepsi baklava getirin; her baklava diliminin altına da bir altın koyun." diye emir vermiş. Hemen ertesi gün askerler ilk tepsi baklavayı getirip, Tıkandı Baba'ya teslim etmişler. "Padişahımızdandır" diyerek...
Tıkandı Baba baklavaya sevinmiş. "Ne zamandır tatlı yemişliğim de yoktu" diye içinden geçirmiş. Almış tepsiyi tutmuş evinin yolunu. Yolda düşünmüş kendi kendine; "Yahu ben bir canıma nasıl yerim bir tepsi baklavayı? En iyisi ben buna hiç dokunmadan satayım."
Tıkandı Baba işlek bir yol kenarına kurmuş tezgâhını başlamış; "Taze baklava! Taze baklava!" diye bağırmaya... Bu sırada yoldan geçen bir Yahudi baklavaya talip olmuş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar, Yahudi baklavayı alıp gitmiş... Tıkandı Baba baklavadan kazandığı ile ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.
Yahudi baklavayı evine götürmüş. Bir dilim atmış ağzına... Fakat dişine bir şey değmiş... Bu nedir diye bir bakmış ki; altın. Ve baklavanın her diliminin altında bir tane altın... Yahudi bu duruma anlam veremese de ertesi gün tekrar aynı yere gitmiş ki; aynı adamı görür müyüm diye... Bakmış ki adam orada... Demiş ki; "Sen her akşam burada olacaksan, biraz indirim yap da ben her akşam alayım bu baklavaları senden." Tıkandı Baba kabul etmiş ve her akşam baklavayı Yahudi'ye satmaya başlamış.

Sultan Mahmut, bir ay baklava gönderdikten sonra; "Bakalım Tıkandı Baba şimdi ne durumda?" deyip adamlarıyla beraber tutmuş kahvenin yolunu. Fakat bu kez kıyafet değiştirmeden... Sultan Mahmut bakmış ki; Tıkandı Baba aynı tas aynı hamam. Ne uzamış ne kısalmış. Yine aynı kahvehanede, ekmek kavgasında... Sultan Mahmut, Tıkandı Baba'yı yanına çağırtıp sormuş: - Tıkandı Baba sana yolladığım baklavaları almadın mı? Tıkandı Baba biraz mahcup: 
- Geldi hünkârım, demiş. Ben de satıp ihtiyaçlarımı giderdim. Duacınızım.
Sultan Mahmut, bunu duyunca tebessüm etmiş. "Anlaşıldı Tıkandı Baba, sen gel bakalım benimle" demiş. Birlikte sarayın yolunu tutmuşlar. Saraya varınca Sultan Mahmut, Tıkandı Baba'yı doğruca hazine odasına götürmüş. Sultan Mahmut, Tıkandı Baba'nın eline bir kürek tutuşturup:
- Baba daldır bakalım küreği istediğin yere... Küreğin üzerinde ne kalırsa senindir, demiş.
Bunu duyan Tıkandı Baba öyle heyecanlanmış ki; küreği ters tuttuğunu fark etmemiş bile... Hızla küreği daldırıp çıkarmış ama ne çare? Kürek ters olunca üzerinde bir tanecik altın kalmış o da düştü düşecek... Derken o da düşmüş.
 
Sultan Mahmut: - Baba, demiş. Senin buradan nasibin yok! Sen şu bizim askerleri takip et. Onlar ne derse yap. Tıkandı Baba boynunu büküp düşmüş askerlerin önüne... Sultan Mahmut askerlerden birini yanına çağırmış:
- Bu adamı alın Üsküdar'a götürün, demiş. Deyin ki; baba bir taş seç. Seçtiği taşa karışmayın. Sonra deyin ki; seçtiğin taşı fırlat. Tıkandı Baba taşı ne kadar uzağa atarsa; durduğu yerden taşı attığı yere kadar ona verin.
Askerler Tıkandı Baba'yı alıp Üsküdar'a götürmüş. Demişler ki baba bir taş seç. Tıkandı Baba sormuş "Ne için ki?" diye ama askerler bir şey söylememiş. Tıkandı Baba; şu büyüktü, şu küçüktü, şu yamuktu derken kocaman bir kayaya sarılmış demiş ki seçtiğim taş budur. Askerler demiş ki; "Baba sen şimdi bu taşı fırlat, ne kadar uzağa atarsan o kadar yer senindir." Bunu duyan Tıkandı Baba heyecanla seçtiği taşa atılmış, güç bela yerden kaldırmış. Fakat taşın ağırlığını direyemeyip elinde taş olduğu halde sırtüstü devrilmiş. Taş da üzerine düştüğünden oracıkta can vermiş.
 Askerler gidip durumu Sultan Mahmut'a anlattıklarında, Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:
- Vermeyince Mabud, neylesin Mahmut?

Tatil Nedir?

Tatil; yoğun bir çalışma temposundan sonra insanların dinlenip yeni çalışma dönemine hazır olarak girmesi için gezme ve yeni birikimler elde etmek amacıyla önceden veya anlık olarak planlanıp yapılan etkinlik ve fırsatları değerlendirme organizasyonudur. Tatilin bu anlamına binaen her insan yoğun iş temposundan sonra tatil yapmayı ister. Ülkemizde de genellikle tatil denilince okulların kapanması ile birlikte yaz dönemi akla gelir. Yaz sezonu gelince tatil planları yapılıp sahil kentlerine doğru büyük bir göç başlar. Elinde parası olan veya olmayan herkes bir şekilde bu düzene ayak uydurup ne pahasına olursa olsun tatilini yapmak için çaba gösterir. Tatil için yollara düşüldüğünde küçücük tatil beldelerinde bile haddinden fazla bir nüfus patlaması olur. Yollar tatilcilerin arabaları ile dolup taşar.
Bu ön girişten sonra şimdi bu yazımızda tatilin ne anlama geldiğini, tatilden anladığımız yanlışlıkları fotoğraflar eşliğinde görmeye ve eksikliklerimizi göstermeye çalışacağız. Öncelikle yollarda trafik sıkıntısını çekerek tatiline adım atan  tatilcilerimizle işe başlayalım.

Malum otel ve pansiyon fiyatları bütçelere göre pahalı olunca kalınacak yer bulmakta epey sıkıntı yaşanıyor. Tatilde kalma sorununa çoğu tatilcimiz kendi imkanları ile çare arayıp orjinal fikirler üretebiliyor.

Tatilde kalma planlarını fotoğraflardaki gibi halleden tatilcilerimiz, maalesef çevreye de gereken önemi gösteremiyorlar. Etrafa yedikleri içtikleri malzemelerin çöplerini atarak, büyük çevre kirliliğine sebep oluyorlar. Bu kirlilik konusunda yerel gazetelerin, tv'lerin basın bültenlerinde haber olmakla hafızalarda kötü bir şekilde yer ediniyorlar.


BASINDAN: Bu sabah saatlerinde uyanıp denize gitmek için sahile inen Alanya'lı vatdandaşlar gördüklerine inanamadı. Sahilde karşılaştığımız ve bu rezilliği gören bazı Alanya'lı vatandaşlar sorularımız karşısında şunları söyledi; "Biz bırakın yüzmeyi gördüklerimiz karşısında deliye döndük. Alanya şehir merkezi pislik içinde, o pislikte halen içmeye ve pisliklerini yaşamaya devam eden yerli tatilciler var." Bir diğer vatandaşımız ise; "Milli eğitim bakanlığından özel ricamdır. Okullarda artık temizlik , tatil adabı ve insan olma dersi verilmeli." dedi.     http://www.alanyagazetesi.com/gundem/yerli-tatilciler-alanya-yi-mahvetti-h4067.html 
Havaların aşırı sıcak olması tatil için gelen vatandaşları öyle bunaltıyor ki doğal olarak denizlere ve havuzlara akın ediliyor. Denizlerde adım atacak bir yer bulmak bazı zamanlarda gerçekten de zor olabiliyor. Tabi denizlere yüzmenin yanında gözlerini haram ile meşgul etmek için gidenler de oldukça fazla maalesef. Oysa Kuran-ı Kerim'de "Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır." Nur Suresi-30  buyrularak aslında nasıl bir anlayışla hareket edilmesi gerektiği bizlere ifade ediliyor. Yüzmek, çok önemli ve vücuda çok da faydası bulunan bir spordur. Bu sporu yapmak için, gözlerimizi haram ile meşgul etmek, hiç şüphe yok ki ebedi hayatımızı tehlikeye atacaktır.
İşin bir de yeme içme boyutu var ki, bu durum akıllara zarar hale gelebiliyor. Otellerde kalan şanslı tatilciler, 'herşey dahil' uygulaması gereğince açık büfe olarak sunulan yemekleri, maalesef israf boyutuna varan bir uygulamaya dönüştürüyorlar. 
"Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez." Araf Suresi-31
Ayet-i Celile'nin hiç muhatabı olmamış gibi hareket eden tatil toplumu, israfta öyle ileri gidiyorlar ki kendilerine bu hitabın inmediği gayri müslim toplumlara nazaran  çok daha vahim boyutlarda müsriflik yapıyorlar. Alttaki fotoğrafta yer alan iki farklı masa, aynı otelde bulunan gayri müslim ve müslüman yemek masalarından çekilmiştir. Bizimkiler nedense kendilerini belli etmişler maalesef. Bu durumun neden böyle olduğunu anlamak gerçekten de çok zor.
Son olarak; tatilin sınırsız bir eğlenme ve zevk aracı olarak görülmesi anlayışı,  derhal ve kati surette terkedilip, tatilin esas amacı olan dinlenme ve enerji depolama hüviyetine dönüştürülmesi gerektiğini hatırlatmak istiyorum. 
"Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu davranış onlar için daha nezihtir. Şüphe yok ki, Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır." Nur Suresi-30
Haram fiilleri işleyerek vücut dinlenip rahatlayamaz. Bu nedenle gerçek manada tatil için Allah'ın koyduğu emir ve yasaklara göre hareket edilip haddi aşmadan eğlenme boyutunda tatilimizi geçirmeliyiz. Herkese bu düşünceler eşliğinde iyi tatiller diliyorum.

Daha Kuran ne desin

Ey insan! Yaşıyorken, hem de Kur’ân çağında;
Çırpınıp duruyorsun, cehâlet batağında.
Kalbin katı, gözün kör, başın kibir dağında
    Kur’ân sana gel diyor, bak bendedir adresin,
    Ey eşref-i mahlûkat ! Daha Kur’ân ne desin !

Özgürce seçmen için, iki yoldan birini;
Apaçık bildiriyor, bütün âyetlerini.
Ya Peygamber, ya şeytan.. Seç diyor rehberini;
    Öyle seç ki; sırattan rüzgar gibi geçesin,
    İlle şeytan diyorsan.. Daha Kur’ân ne desin !
Ya Cennet bahçesidir, ya ateştir o mezar,
Mekân var mı dünyada, öyle derin, öyle dar?
Hiçbir şey yakın değil, insana ölüm kadar.
    Diyor ki; hesabı var, aldığın her nefesin;
    Mezarlar konuşurken..Daha Kur’ân ne desin !

Malın, mülkün, şöhretin, dünyada herşeyin var;
Ya dünyadan Rabb’ine, götürecek neyin var?
Bana yeter diyorsan, şu üç günlük îtibar;
    Bir dördüncü gün var ki; çok çetindir bilesin,
    Bunlar masal diyorsan.. Daha Kur’ân ne desin !

Âyet diyor ki; eğer, dağa inseydi Kur’ân;
Paramparça olurdu.. Dağ Allah korkusundan.
Hangi insan durup da, ibret almaz ki bundan?
    Sen ki, bir dağ yanında, ne kadar da cücesin,
    Haddini bilmen için.. Daha Kur’ân ne desin !

O münezzeh ruhundan, ruh vermekle insana;
Erişilmez bir şeref, bahşetti Allah sana,
Ne kadar sevdiğini, buradan anlasana !
    Sen ki; taparcasına, kendine kul kölesin,
    Nefsini put yapana.. Daha Kur’ân ne desin !
Bir gün var ki; çok yakın, dağların yürüdüğü,
Göklerin, güneşleri önünde sürüdüğü,
Kâinatı toz duman, dehşetin bürüdüğü;
    Kıyâmet senaryosu, oyun değil bilesin;
    Hâlâ ürpermiyorsan.. Daha Kur’ân ne desin !

O büyük mahkemede, bütün diller susacak;
Konuşacak bu defa, göz, kulak, el, kol, bacak.
Uzuvlar birer birer, haramları kusacak;
    Açılacak önünde, defterleri herkesin;
    Kendine gelmen için.. Daha Kur’ân ne desin !

O gün, buyruk verenler, buyruğa baş eğecek,
Cehennem öfkesinden, köpürüp kükreyecek,
Ve doldun mu dedikçe, daha yok mu diyecek;
    Yandıkça o deriler, değişecek bilesin;
    Hâlâ secde yok ise.. Daha Kur’ân ne desin !

Gör ki, dünya sırtında, nice insan taşıyor;
Kimi yaşarken ölmüş, kimi ölmüş yaşıyor.
Kimi Arş-ı Âlâ’ya dolu dizgin koşuyor;
    İşte Cennet.. İşte sen.. Gayret et ki giresin;
    Ey Eşref-i mahlûkat ! Daha Kur’ân ne desin !

 Cengiz NUMANOĞLU-2002

Ayasofya'dan Sabah Ezanı

Ayasofya'da, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in katıldığı Kadir Gecesi programının ardından 85 yıl sonra sabah namazı ezanı okundu. Ayasofya Müzesi'nde düzenlenen programa, Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi ve Müezzin Fatih Koca’nın yanı sıra Uluslararası Kur’an-ı Kerim okuma yarışmasında derece alan hafızlar da katıldı.
Görmez, konuşmasına İslam aleminin mübarek Kadir Gecesi'ni tebrik ederek başladı. Bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi'ni idrak etmenin onurunu yaşadığını belirten Görmez, şunları kaydetti: 
"Yüce Rabbimiz milletçe kadrimizi yüceltsin. Alem-i İslam'ı en kısa zaman kadri yüce bir ümmet olmayı nasip etsin. Rabbimiz bizlere Kadir Gecesi'ne Kur'an'da müstakil bir sure tahsis etmiş. O geceyle ilgili söylenebilecek ilk ve son sözü mutlak sözün sahibi yüce Rabbimiz söylemiş. 'Biz o Kur'an'ı Kadir Gecesi'nde indirdik' buyuruyor. Bu ayet bize, Kadir Gecesi'nin faziletini gecenin karanlığında değil, o gecenin bize getirdiği kitapta aramamız gerektiğini ifade ediyor. Biz bazen Kur’an-ı Kerim'i ikinci planda tutarak geceyi önceleyebiliyoruz. Yahut ramazanı birinci plana alarak Kur-an’ı ikinci planda tutabiliyoruz. Ramazanı ramazan kılan nasıl ki Kur’an’dır, Kadir Gecesi'ni Kadir Gecesi yapan da Kur’an-ı Kerim’dir.’’ 
Ayasofya’da düzenlenen Kadir Gecesi programının ardından bir ilk yaşandı. 85 yıl aradan sonra Ayasofya Müzesi’nde Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi ve Müezzin Fatih Koca tarafından sabah ezanı okundu. Program, Ezan-ı Şerif'in okunmasının ardından sona erdi. (TRT) http://www.trthaber.com/haber/turkiye/ayasofyada-85-yil-sonra-ezan-okundu-259358.html

İstanbul'un 1453'te Türkler tarafından fethinden sonra, fethin ve azametin bir sembolü olarak, derhal o devirdeki en büyük kilise olan Ayasofya Kilisesi harabe görüntüsüne rağmen hemen onarılarak camiye dönüştürülmüş ve Müslümanların ibadetine açılmıştır. Fatih Sultan Mehmet'in emri ile bir vakıf kurularak bu caminin kıyamete kadar ibadete açık kalması fermana bağlanmıştır. Lakin yıllar sonra cami anlaşılmaz bir kararla ibadete kapatılmış ve 1930 ile 1935 yılları arasında içerisinde bulunan Hristiyanlığa ait mozaik ve resimlerin ortaya çıkarılması amacıyla yapılan restorasyon çalışmaları nedeniyle halka ibadete kapatılarak cami özelliğini ifa edemez duruma getirilmiştir. Ayasofya Camisi, Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmiş ve bu tarihten günümüze kadar minarelerinden ezan sesine hasret olarak kalmıştır. Minarelerinden ezanın sustuğu Ayasofya bugün hala Fatih Sultan Mehmet'in vakıf ve cami hürriyetine kavuşmayı büyük bir özlemle beklemektedir. Bir Müslüman olarak Allah'tan en büyük dileğimiz; bu caminin tekrardan Müslümanların ibadetine açılarak minarelerinden ezanın kıyamete kadar susmadan devam etmesi olacaktır. Bu gibi haberler yüreğimize bir serinlik olarak etki etse de, içimizdeki  Ayasofya aşkını, şiirlerde dile getirdiğimiz 'Ayasofya'da bir bayram' arzusunu söndürmeye yetmemektedir. 

Ayasofya'nın Fatih Sultan Mehmet'in fermanına uygun olarak kıyamete kadar cami olarak kalacağı, içerisinde ezanların susmayacağı,  Kuran-ı Kerim ayetlerinin yükseleceği, farz ve nafile namazların kılınacağı, murakabelerin, itikafların yapılacağı, birlik ve beraberliğin sembolü olarak bizleri kaynaştıracağı özgür kimliğine kavuşacağımız günleri de İnşallah Allah (c.c) en kısa zamanda bizlere gösterir. Bir Müslüman olarak Ayasofya'nın hala bir cami olduğu bilincinde olduğu düşüncesiyle hareket edilerek Ayasofya içerisine ayakkabı ile girilmemesi, cami gezme adabına uygun davranılması bizlerin vebalini bir nebze olsun azaltacaktır. 


Durum böyle olmasına rağmen bazı basın ve medya kuruluşlarında farklı bir bakış açısı ile Ayasofya konusu işlenerek okuyucuya mesaj verilmektedir. Hürriyet Gazetesi 10/07/2016 

Osmangazi Köprüsü

Körfez'deki Osmangazi Köprüsü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım'ın katılımıyla trafiğe açıldı. 01/07/2016
Osmangazi Köprüsü, İstanbul ile İzmir arasındaki ulaşım süresini 9 saatten 3,5 saate indirecek. Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu Projesi'nin en büyük ayağını oluşturacak.  252 metre kule yüksekliğine, 35,93 metre tabliye genişliğine, bin 550 metre orta açıklığına ve bin 682 metre uzunluğa sahip. Dünyanın en büyük orta açıklıklı asma köprüleri arasında 4. sırada. İzmit Körfezi'nde otomobille mevcut yol kullanılarak 2 saate yakın süren güzergah, köprü sayesinde 4 dakikada geçilebilecek. Otoyolun tamamının, mevcut devlet yoluna göre mesafeyi 95 kilometre kısaltacak olmasının sağlayacağı avantajlar fizibilite çalışmalarında hesaplanırken, 8-10 saatlik mevcut ulaşım süresinin 3-3,5 saate inmesi ve karşılığında yılda 650 milyon dolar tasarruf sağlanması öngörüldü. 




Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler