Çile

Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

Ateşten zehrini tattım bu okun.
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna "yok"un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye.

Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!
 
Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selâm, selâm sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci kat gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, kaatillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.

.
.
.
.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

Lûgat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan muhacir, eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.
.....................................
Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mâverâ dede.
Yandı sırça saray, ilâhî yapı,
Binbir âvizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçiçe mimarî, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni âhenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...
 

Piknik Keyfi "Tenekede Tavuk"

Yaz tatilinin gelmesiyle birlikte eğlenmek için en güzel araçlardan biri olarak piknik yapmaya bayılıyoruz. Pikniğin olmazsa olmazlarından birisi de et olduğuna göre etin nasıl pişirileceği de oldukça önem arz etmektedir. İşte sizler için hazırladığımız "tenekede tavuk" pişirme yöntemini fotoğrafları ile istifadenize sunuyoruz. Afiyet Olsun.

Adım adım fotoğraflarla nasıl yapılacağı izah edilmiştir.Tenekede Tavuk: Malzemeler: Tavuk, Domates, Biber, Soğan, Patlıcan, sarımsak, tuz, Büyük Yağ tenekesi, Odun, Demir şiş, Ateş
Önce tavuk harici malzemeler bir tepsi içerisinde düzgün bir şekilde en alta gelecek şekilde sıralanır. Sıralama işleminden sonra malzemelerin üstünü örtecek şekilde demir şiş tam ortaya konulur. 
Demir şişin büyüklüğüne göre tavuklar şişe geçirilir. Şişe geçirildikten sonra üzerine istenildiği kadar tuz atılır. Tavuklar birkaç yerinden deilenerek içlerine kadar pişmeleri sağlanır.

Şişlerin üzerini örtecek şekilde yağ tenekeleri kapatılıp etrafı tamamen odunlarla doldurulur ve ateş yakılır. Ateşin çok fazla harlı olması durumunda daha çabuk pişeceğinden içinin tam hamur kıvamında olması bu şekilde daha kolay sağlanmış olur.
Tavuk çeşidine göre yaklaşık 25-45 dk arasında tamamen pişmiş olur. Köy tavukları daha uzun sürede pişebileceği unutulmamalıdır. Teneke tavuklara temas etmediği için kolay kolay tavuklar yanmayacaktır. Afiyet olsun..

Bu da başka bir öneri; Yörük mangalı
Topraktan hazırlanmış mangal altına odun ve kömür konulduktan sonra ateşe verilir. Üzerindeki toprak tepsiye malzemeler ve et konulur. Güveç tadında yavaş yavaş malzemelerin pişmesi sağlanmış olur.

Su Kasidesi

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

(Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda vermez.)

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

(Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem..)

Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar  meydana getirir.)

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su

(Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.)

Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su

(Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile mahvetsin) , boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su

(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar uğraşsa yine de) gubârî (yazı) sını, senin yüzündeki tüylere benzetemez.)

Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n'ola
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su

(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.)

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su

(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.)

İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su

(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.)

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su

(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da kevser istiyorlar.)

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su

(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi andıran sevgiliye aşık olmuş.)

Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su

(Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.)

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem,öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla
sevgiliye su sunun.)

Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su

(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi
(yalvarıp aracı olması bu dikbaşlılığından)kurtarabilir.)

İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su

(Gül fidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine) bülbülün kanını içmek istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.)

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr'a su

(Su Hz. Muhammed'in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça
göstermiştir.)

Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su

(İnsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz.Muhammed'in s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su
serpmiştir.)

Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın
Mu'cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su

(Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su
meydana çıkarmıştır.)

Mu'cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su

(Hz. Peygamberimiz'in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan (o mucizelerden) , ateşe tapan kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)

Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr'a su

(Mihnet günü Ensâr'a parmağından su verdiğini (bir mucize olarak parmağından su akıttığını) kim işitse
hayret ile (şaşa kalarak) parmağını ısırır.)

Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su

(Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb-ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse (o su,
düşmanına) elbette yılan zehrine döner.)

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

(Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan)yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.)

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

(Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su

(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça parça da
olsa o eşikten dönmez.)

Zikr-i na'tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su

(Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na'tının
zikrini dillerinde tekrarlamayı (dertlerine) derman bilirler.)

Yâ Habîballah yâ Hayre'l beşer müştakunam
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su

(Ey Allah'ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların (susuzluktan dudağı kurumuşların) yanıp
dâimâ su diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.)

Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi'râc'da
Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su

(Sen o kerâmet denizisin ki mi'râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.)

Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su

(Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa,güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel
su iner.)

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış,(ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden
ümitliyim.)

Yümn-i na'tünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü'lü şeh-vâra su

(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî'nin (alelâde)sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su
(damlası) gibi birer inci olmuştur.)

Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su

(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su(gözyaşı) döktüğü zaman,)

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su

(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum  bırakmayacağını ummaktayım.)


Müslümanların Tuzaklarla İmtihanı

Gazete köşe yazarlarımız; Müslümanların bugünlerde yaşadığı elem dolu günlerinin altlarında yatan nedenler hakkında uzun uzadıya yazılar kaleme alırken her biri farklı sebepleri sıralamaktadır. Bu yazarlardan kimileri çok isabetli tespitler yapmakta kimileri de "bir komplo teorisi" kapsamında değerlendirilebilecek yazı ve makaleler kaleme almaktadır. Genel izlenimim; bu konuda kafa yoran yazarlarımız, bütün bu sorunların ana nedeni olarak Müslüman dünyasındaki "parçalanmışlık ve başı bozukluk" çerçevesinde hem fikirdir. Ben de değişen gündem ve şartlardan uzaklaşarak Müslümanların içinde bulunduğu ortamı değerlendirici, güncel örneklerden faydalanarak farklı pencerelerden bakıp bazı tespitler yapmayı ve kimilerine göre komplo sayılabilecek bazı öngörüleri haddi aşmadan istifadenize sunmayı amaçlıyorum.
Dünya üzerinde Müslümanlar üzerinde sistemli oyunlar oynanmaktadır. Kimi zaman bu oyunlar aşikare oynansa da bazen de gizli olarak bazı tuzak ve oyunların proje adı altında bizlere sunulduğunu gözlemlemekteyiz. Örneğin yıllarca Batı dünyası ile kavgalı olduğu izlenimi verilen İran'ın son zamanlarda özellikle Nükleer müzakerelerin olumlu neticelenmesiyle birlikte menfaatleri gereği Batı güdümüne girmesi ya da en azından Batı ile İran arasında nisbeten olumlu bir havanın oluşması örnek olarak verilebilir. Zamanla siyasi sebeplere göre şekillenecek değişmeler olabilir gibi görünsede bugün Ortadoğunun şekillenmesinde iki büyük güç konumunda olan İran ile Türkiye'nin arasının açılarak ortadoğuda mezhepsel gerginlik üzerinden bir takım hesapların yapıldığını çok net olarak görebiliyoruz. Bugünlerde içeriden veya dışarıdan şer güçleri tarafından destekli/desteksiz bazı gazetelerimizin ve medya kuruluşlarımızın daha düne kadar İran'ı yerin dibine batırma, "Türkiye İran mı oluyor" ifadelerinden bir anda u dönüşü yaparak İran güzellemeleri yapma işlerinin aslında değişen proje ve aktörlerinin topyekün eseri olduğunu düşünüyorum. Zamana ve şartlara göre devletler kendi siyasi dostluklarını kurarak menfaatine uygunluk gereği bugün dost olduklarıyla yarın düşman olabilmektedir. Bugün aramızda sert rüzgarların estirilmeye çalışıldığı bu soğuk ortamda yarın İran ile yeniden siyasi ilişkiler kurulabilir. Yeter ki Batının istediği mezhepsel kavgaların daha çok körüklenerek iç ve dış savaşlara sebep olmayalım. Bu kırgınlıklara meydan vermediğimiz zaman İslam dünyasında birlik ruhu yeniden ateşlenerek Ortadoğuda var olan gerginlikler bir anda yok olacak ve Batının üzerimizdeki hesapları bir bir yok olacaktır.

Nükleer müzakerelerdeki Batının değişen tutumu da aslında bize Batının İran'ı yanına çekerek İslam dünyasını parçalama girişiminden başka bir şey değildir. Ortadoğuda çıkacak bir mezhep kavgası İslam dünyasında büyük bir yıkıma yol açacağı gibi uzun yıllarla kazanılan onca ilerlemelerin de savaşlarla bir anda heba olmasına sebep olacaktır. İran'ın nükleer programını kısıtlaması karşılığında Tahran'a uygulanan yaptırımların hafifletilmesini öngören anlaşmanın ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa'nın oluşturduğu grup ile İran tarafları arasında kabul edilmesiyle birlikte, İran; kendi devleti adına daha rahat hareket alanı elde etmeyi amaçlamıştır. Batı dünyası ise İran gibi böyle bir müslüman devletin Nükleer güce sahip olması endişesi içinde hareket etmiş ve müzakerelerde son derece sıkı tutuma sahip olmuştur. Bu nedenle bu müzakerelerin bir İslam devleti adına kazanım olarak değerlendirilmesi Batı'nın hiç değişmeyen İslam karşıtlığı adına mantıksız bir söylemden ibarettir. Batı şu anda içinde bulunduğu tabiatı gereği İslam'a uzak kalmayı tercih etmiş ve İslam'ın yükselmesini engelleyebilmek için elinde bulunan bütün kozlarını sırasıyla oynama alanını kendine bir misyon haline getirmiştir. Bu nedenle bu tür müzakerelerin bir kazanım olduğu beklentisinden ziyade altında yatan amaçları, gizli hedefleri araştırmak daha doğru bir anlayış olacaktır. Dünya milletlerini bu beş devletin oyuncağı haline getirerek modern kölelerin oluşturulduğu sistemde daha güçlü seslere, daha güçlü yatırımlara, askeri alanda bağımsız ve milli olmaya, ortak ülküye sahip devletlerle ortak olan kaderimiz için bir ve beraber olmaya son derece ihtiyaç vardır. ("Dünya beşten büyüktür" sözü işte tam da bu meramın güçlü bir haykırışından ibarettir.) Özellikle İslam dünyası kendisini köle olarak kullandırmaktan artık vazgeçmek durumundadır. Dünya servetinin üzerinde bulunan İslam milletlerinin sömürüye baş kaldırmasının vakti çoktan geçmiştir.

Batı dünyası kendi çapında yazılmış çirkin senaryolarla İslam'ı kendi içinde kontrol ederek yok etmenin yollarını aramış ve İslam dünyasının içinde bulunduğu zaaflardan yararlanma yoluyla bulmuştur. Eskiden topyekün haçlı seferleri ve savaşlarla bu yolu deneyen küfür milleti artık kendi insanlarını hiç kullanmadan Müslümanı Müslümana kırdırma projesi ile son derece başarılı olmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde artan İslam dinine meyil etme ve araştırma çabası, bu tür kurgulanmış projeler eşliğinde sekteye uğramış gibi gözükse de esasında İslam'a en küçük bir zarar vermemektedir. Onlar tuzak kurdukça kendi içlerindeki dinden habersiz insanların; İslam'a meyil etme, İslam dinini merak etme, İslam dinini araştırma gibi davranışlarında ilerleyen yıllarda ciddi artışlar gözlemlenecektir. Bu tespitlerimin bir tezahürü olarak hızla artan İslamlaşma karşısında Batı dünyası yeni önlemler almayı amaçlamış ve her coğrafyaya ayrı model ve kurgular gerçekleştirme adına yeni oyunlar kurmaya amaçlamıştır. İslam dini, Afrika'da çok iyi bir hızla yayılırken bir anda korku haline geliveren Nijerya ve çevresinde Boko Haram projesi ve altında diğer örgüt yapılanmaları; Suriye, Irak, Lübnan, Ürdün hattında mezhepsel kavgaların yerini tam olarak ılımlı bir havaya bırakmaya başladığı, savaş ve kavgaların karşılıklı müzakereler ve düzenlenen birlik kardeşlik mitingleri eşliğinde olumlu havaya dönüşmeye başladığı dönemlerde ortaya çıkan Daeş projesi; Avrupa'nın özellikle İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkelerin ekonomik olarak yıprandığı, mali anlamda ciddi sıkıntılar geçirdiği şu dönemde Endülüs'ün acısı üzerine kurulmuş olan bu devletlerin zaaflarını kapatmak adına zenginliği ile Avrupayı ekonomik olarak etkileyebileceği düşünülen Mısır, Tunus, Libya bölgelerinde çıkartılan ayaklanmalar ve askeri darbeler ile ortaya çıkan Arap Baharı projeleri; Rusya, Çin ve Orta/Uzakdoğu Asya ülkelerinde artan Müslümanlaşma eğilimlerine karşı başlatılan Müslüman Katliamları/soykırımları zulüm ve baskıları; Yüzyıllar boyunca İslam dininin bayraktarlığını yapan Türkiye gibi ülkelerde kışkırtma hareketleri sonucunda ortaya çıkartılan kavmiyetçilik hareketleri özelinde ülkemizin en güzel yıllarını heba eden Pkk terörü ile diğer ismini saymaya tenezzül dahi etmediğimiz alfabe harflerinden oluşan çeşitli fitne fesat örgütleri; İslam dünyasına bir nifak tohumu girip bütün bünyeyi saran virüs misali İslamın temel akidelerine saldırıyı amaçlamış dışarıdan istihbarat ve maddi imkanlarla desteklenmiş geçmişin haşhaşi yapılanmaları, vahhabi zihniyetinin oluşumu gibi gizli teşkilat ve casusluk faaliyetleri; İslam coğrafyalarında hakim olan huzur bozucu şiddet ve terör eylemleri ilk anda akıla gelebilecek olaylar aslında hep aynı hedefin farklı tezahürleri olarak gözükmektedir. 

Hedef gayet açıktır. İslam birliğini bozmak, İslam dini mensuplarını bir birbirine düşürerek başkaları ile uğraşmalarına fırsat kalmamasını sağlayarak cihanın eskiden olduğu gibi siyasi ve ekonomik olarak Müslümanların emri altında olmasına asla izin vermemektir. Şu anda bütün olup bitene zenginliği eğlenceleri ve lüks yaşamları ile duyarsız durumda kalan Arap ülkelerini de bu oyunun birer piyonu olarak desteklediklerini ve göz yumduklarını da söylemezsek meramımız kısır kalmış olur. Yalnız şu var ki ne kadar tuzaklar projeler oyunlar üretilirse üretilsin Allah'ın vaadi Haktır olacak olan da odur. Allah Müslümanlara kendilerine gelmeleri akıllanmaları için mühlet vermiştir. "Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir." (Enfal Suresi -30) ayeti aslında şer güçlerinin tuzaklarının elbet bir gün boşa çıkacağının habercisi durumundadır. Lakin hiçbir şey yapmadan tam bir miskinlik edasıyla akılsızca tavırlar ve siyaset Müslümanın işi değildir. Bu şekilde tavırlar Müslümana yakışmadığı gibi "Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm' a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız." (Al-i İmran-103) ayeti mucibince tefrikaya düşmek, İslam birliğinden uzaklaşmak, bir birlik siyasetinden uzak başı boş davranışlar sergilemek; Müslümanları her daim elem ve keder içerisinde bırakacağı gibi küfür milletinin de amaçlarına ulaşmasına kolaylık sağlayacaktır. 
Batı dünyası Müslümanların içinde bulunduğu bu hali çok iyi bildiğinden türlü desiselerle Müslümanı Müslümana kırdırmayı hep başarmıştır. Yüzyıllarca kendi aralarında savaşan Batı devletleri bunun bir kazanım vermediğini görünce ortak düşman olarak belirledikleri İslam'a karşı birlikte hareket etmeyi kendilerine bir görev addetmişlerdir. Bunun farkında olan veya olmayan İslam devletleri çıkar ve menfaatlerini düşündüklerinden birlikte hareket etme şuurunu kaybederek küfrün oyuncağı haline gelmiştir. Bu oyuncak olma öyle neticeler vermiş ki İslam'ın en kutsal simgesi olan Kabe'de bile zaman zaman zulüm ve savaşlar olmuştur. Geçmişte de Nice kanlı zulüm ve savaşların Allahın evi Mekke'de meydana geldiğini ve bunun gelecekte de -biz müslümanlar saf olmaya devam ettiğimiz sürece- tekrar tekrar başımıza gelebileceğini söylemek için çok üst zekaya sahip olmaya gerek olmadığını düşünüyorum.İslam dini tabiatıyla bütünleşmiş, esenlik ve barış kavramlarından bilinçli olarak uzaklaştırılmaya ve savaş ve terör eylemleri ile anılmaya çalışılırken, Müslüman siyasetine yön verenler bunun düzeltilmesinde bir birlik şuuru içinde bir adım dahi atamamıştır. Esasında şu dünya siyaseti ortamında bir Müslüman ve İslam Birliği olmaması, bizlerin içine düştüğü durumu en güzel şekilde özetler niteliktedir. Türlü tuzaklar deneyen küfür milletine karşı oyun kurucu vasfını yitiren İslam devletleri sürekli savunmada kalarak darbe üstüne darbe yemeye alışmışlardır. Oynanan oyunu menfaatleri icabı görmemek için direnen nice İslam devleti  yöneticileri bilerek/bilmeyerek küfrün hizmetkarı olmaya devam edeceklerdir.  Oysa ki müslümanlar aynı yerden ikinci kez ısırılmaz düsturuna göre hareket etmelerini bilmek zorundadır. Kuran-ı Kerim'in açık ayet ve hükümleri gereğince "Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz.(Hucurat-10) ayeti hedefince birlik ve beraberlik içinde hareket etmenin sorumluluğu etrafında aklımızı başımıza almamızın vakti çoktan geçmiştir. Mezhepsel kavgalar yaparak kafirlerin ekmeğine yağ sürmek bizim işimiz değildir. Müslümanların arasındaki anlaşmazlıkların hükmünü bizzat Allah verecektir. Bu dünyada bu nedenlerle kan dökmeye birbirimize zulmederek İslam birliğinden ayrılmaya gerek yoktur. Mutlak düşman küfür iken birlikten başka dayanacak bir sığınasınız yoktur.

Biz Allah'ın dinine asla zarar veremeyiz O'nun koruyucusu da velisi de Allah'tır. Kişisel hatalarımız ve noksanlarımız ancak bizi ilgilendirir. Bizde var olan kusurlar, mensubu bulunmakla sürekli olarak övündüğümüz İslam dinine asla katılamayacağı gibi, bizde var olan eksiklikler Haşa İslam'ın bir yanlışıymış gibi asla gösterilemez. Kendimizi kibir dünyası içine atarak İslam'ın bizden başka mensubu/neferi yokmuş gibi addedip, bulunmaz Hint kumaşı edasıyla hareketler göstermeye çalışmak, çok büyük hizmetler yapıyormuş gibi türlü davranışlar sergilemek, Nebevi düşünceye sahip gerçek Müslümanın hali olamaz. Lakin şunu bilmemizde fayda var. İslam dininin; dünya siyasetine yön veremeyen pısırık, sürekli menfaat ve çıkarlarını düşünen kişiliksiz, yapılan zulüm ve baskılara kardeşlik şuurunda uzak ve sessiz kalan gevşek, zevk ve sefasına düşkün kalarak rahatını hiçbir şey için bozmayan düşkün, dünyadaki bunca durum ve tutumlar karşısında akıllıca siyaset ve yönetim izlemekten uzak sefih, yaptığı hareketlerde Allah'dan önce kuldan korkan küçücük menfaatler elde etmek için onun bunun huzurunda secdeye eğilen hatta şu fani dünyada gerçek anlamda imanın lezzetini tatmayarak küfür milleti ile saf tutan onlarla işbirliği içinde hareket eden karaktersiz Müslümanlara asla ihtiyacı yoktur. Unutmayın ki İslam azizdir. Allah da hüküm ve hikmet sahibidir. Netice olarak ümitsizlik içinde kalmadan şunu belirtmekte fayda var. Kuran-ı Kerim'de "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Dehr Suresi-30) ve "Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlayacaktır." (Saff Suresi-8) buyrulmuştur.
Kadir PANCAR
21 Temmuz 2015

Şükür Bayramı

Ramazan-i Şerif hayırlısı ile idrâk edildikten sonra bir bayram sabahın a da uyandık. Inşallah bu bayram tüm İslâm alemine hayırlar getirir. Müslümanların içinde bulunduğu sıkıntılı günleri Allahin izni ve inayeti ile bizlere bir büyük zaferi müjde eder inşallah.  Bu vesile ile bayramınızi tebrik eder, Allah'tan daha nice bayramlara bizleri ulaştırmasını niyaz ediyorum. Bu güzel günün isim anlamına binaen ünlü tarihçi Murat Bardakçı tarafından yazılmış  yazıyı sizlerin istifadesine sunuyorum.
"ESKİLERİN her bayram tekrar ettikleri güzel bir söz vardı; “Rûzun hemîşe ıyd ola, ıydin saîd ola” derlerdi. “Her günün bayram, bayramın mübarek olsun” demekti. 
Bugün bayram; sizlerin de her gününüz bayram gibi, bayramınız da kutlu olsun!  Şimdi genellikle “Ramazan Bayramı” denen bu bayram, bundan 20-25 sene öncesine kadar genellikle şehirlerde “Şeker Bayramı” diye bilinirdi. Daha da eskisini soracak olursanız, o devirlerde “Ramazan”“şeker” yahut “Kurban Bayramı” ayırımı yokmuş; eskiler her iki bayram için de “bayram”ın Arapça karşılığı olan “ıyd” sözünü kullanırlarmış... Sohbet sırasında yahut yazıda hangi bayramın kastedildiği cümlenin siyakından, yani gelişinden zaten anlaşıldığı için ayırım yapmaya lüzum da hissetmezlermiş...
BU SÖZ NEREDEN GELİR? Eski mektuplara, gazetelere, hattâ kartpostallara bakarsanız bunun böyle olduğunu, sadece tek bir ifadenin, “mübarek bayram” mânâsına gelen “ıyd-i said” sözünün kullanıldığını ama nadiren de olsa mutlaka bir ayırım yapılması gerektiğinde Şeker Bayramı’na “ıyd-i fıtr”, Kurban Bayramı için “ıyd-i edhâ” denmiş olduğunu görürsünüz. “Kurban Bayramı”nın isminin nereden geldiği adından belli, o gün kurban kesildiği için böyle denmiş... Peki, şimdi “Ramazan Bayramı” olan eskinin “Şeker Bayramı”na bu ismin neden verildiğini merak etmiş olabilirsiniz; eskiden milletin bayramda birbirine şeker dağıtması âdeti falan da olmadığı halde... Yukarıda söyledim, eskiler Şeker Bayramı’na “ıyd-i fıtr” derlerdi; bu “yaratılış” ve “oruç görevinin tamamlanması bayramı” demekti... Kurban Bayramı da “kurban”anlamına gelen “edhâ” kelimesinden hareketle “ıyd-i edhâ” olurdu. Eski asırlarda, bugün de olduğu gibi Ramazan nihayete erince dinî mükellefiyetlerini yani oruç tutma vazifelerini ifa edebilenler, görevlerini yerine getirmenin verdiği memnuniyetle “Allah’a şükürler olsun, oruç ve diğer ibadetlerimizi yerine getirdik ve mübarek bir Ramazan ayını daha hayırlısı ile idrâk ettik” derlerdi. İfadede geçen “şükür” kelimesi zamanla bayramın da ismi oldu ve Ramazan Bayramı’na asırlarca “Şükür Bayramı” dendi.  Derken, “şükür” kelimesi “şeker”e döndü ve “Şükür Bayramı” da “Şeker Bayramı” haline geliverdi! 
Kelimenin değişmesinin sebebi, bir okuma hatasıydı...  “Şükür” ve “şeker” kelimeleri eski harflerle aynı şekilde yani “şın-kef-rı” ile yazılırlar. Metinde geçen kelimenin “şükür” mü yoksa “şeker” mi olduğu sözün gelişinden anlaşılır ve kelime nasıl gerekiyorsa öyle okunur. Halkın “Şükür Bayramı” dediği eskinin “ıyd-i fıtr”ının zamanla “Şeker Bayramı” hâlini almasının sebebi, işte bu okuma hatası idi. Asırlar boyunca doğru şekilde, yani“şükür” diye okunan kelime sonraları bu hatâ neticesinde “şeker” zannedilince bayramın ismi de değişiverdi..." 
17.7.2015-Murat Bardakçı
http://m.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1104057-seker-bayrami-daha-dogrusu-sukur-bayrami

Zindandan Mehmede

Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.

Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!
Bir âlem ki, gökler boru içinde!
Akıl, olmazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler, bugün 'maruzât'!
Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem...
Anlamaz; ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekûn içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccâdemin yününde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccâdem!

Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allaha açık.

Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;
İplik ki, incecik, örer boşluğu.

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!


Sakarya Türküsü

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..


1949

Srebrenica Katliamı

1991-1995 Yugoslavya'da Sırp Cumhuriyeti Ordusu'nun Srebrenitsa'ya karşı giriştiği 'Krivaya Harekâtı' esnasında Temmuz 1995'te yaşanan ve belirlenmiş rakamlara göre en az 8.372 Boşnak Müslümanın Bosna-Hersek'in Srebrenitsa şehrinde, insan sıfatlı Sırp generali Ratko Mladiç komutasindaki ağır silahlarla donatılmış Sırp ordusu tarafından acımasız bir şekilde yok edilmesi için katliama tutulmasıdır. Bu hayvanları bile aratan vahşi katliamda erkekler sorgulanmak bahanesiyle tutuklanıp toplu halde işkencelerle öldürülüp toplu mezarlara gömülmüşlerdir. Katliamda bir kısım kadın ve küçük yaşta çocuğun da öldürüldüğü, tecevüzlere uğradığı, hamile kadınların karınlarının deşilerek çocuklarının çıkarılıp eğlence malzemesi yapıldığı belgelerle kanıtlanmıştır. Avrupa'nın göbeğinde gerçekleşen bu katliam ve zulüme Avrupa müdehale etmediği gibi sessiz bir şekilde hatta onaylarcasına göz yummuştur. Birleşmiş Milletler Srebrenitsa'yı güvenli bölge ilan etmiş ve hatta Hollanda'nın sözde barış gücü askerininin de oradaki varlığına rağmen katliam önlenemediği gibi yapılan zulme sessiz kalınarak teşvik edilmiştir. Hollandalı askerler bir gece yarısı Bosna'daki BM Barış Gücü komutanı Hollandalı generalden aldıkları emir doğrultusunda kenti boşaltmışlardır. Sözde barış adına görev yaptığını sanan Hollanda ordusu, adeta Sırplara şehri peşkeş çekerek katliamın fitilini ateşlemiştir. Savaş sırasında şehrin güvenliğinden sorumlu olan Hollandalı Komutan Thom Karremans kendisine sığınan 25 bin mülteciyi ve şehri Sırplara teslim ederek katliamın başlamasında büyük pay sahibi olmuştur.


Sırp vahşeti Avrupa'dan yüz bularak doruğa çıkmış ve 5 gün gibi kısa bir sürede katliamda tespit edilen sayılara göre en az 8300 kişi vahşice işkencelerle öldürülmüştür. Sırp askerler Bosna Müslümanları ve Bosna Hırvatlarını yollarda, dağlarda öldürüp, cesetlerin kimlikleri tespit edilmemesi için cesetleri parçalayarak bazılarını yakmışlar bazılarını da sayıları 64'ü bulan toplu mezarlara gömmüşlerdir. Kadın, çocuk, yaşlı ayırt etmeden öldürülen 8300 mazlum kişinin cesetleri parçalanıp iskeletleri çıkarttırılarak krematoryumda yakıldıktan sonra Lahey Mezarlığı'na gömülmüşlerdir. Böyle bir vahşeti insan olduğunu zanneden Sırp komutanın emri ile hiç gözleri yaşarmadan yapabile Sırp ordusunun müslümanlara Avrupa'da tahammül edemeyişinin en büyük delilidir.
Ratko Mladiç, Srebrenitsa katliamı öncesinde bir kameraya konuşarak söylediği; "İşte 11 Temmuz 1995'te Sırp şehri Srebrenitsa'dayız. Büyük bir Sırp bayramı arifesinde iken bu şehri Sırp milletine armağan ediyoruz. Nihayet, yeniçerilere karşı ayaklanmamızdan sonra bu topraklarda Türkler'den intikam almamızın vakti geldi" sözleri gerçek Sırp niyetini ortaya koyması bakımından önemlidir. 1993 yılı Eylül ayında Saraybosna’da katıldığı bir hükümet toplantısında Boşnak lider Aliya İzzetbegoviç, NATO müdahalesinin ancak Bosna-Sırplarının Srebrenica’ya saldırması ve 5.000 Müslüman'ı öldürmeleri durumunda gerçekleşebileceğini açıklaması aslında herşeyin nasıl da planladığını ortaya koymuştur. Daha sonraları NATO müdahalesi ile savaş sona erdirilse de, bu katliam büyük acılara neden olarak hafızalarda yer etmiştir.
Katliamdan yaklaşık 13 yıl sonra Bosnalı Sırp komutan Ratko Mladiç kaçak olarak yaşadığı Sırbistan'ın Sermiyan köyünde Radovan Karadzic ile beraber yakalanarak tutuklanmış ve Lahey Uluslararası Ağır Ceza Mahkemesi'nde bir hafta yargılandıktan sonra haklarında tutuklama kararı çıkmıştır. Ayrıca Mladiç'in cezası müebbet hapis olarak belirlenmiştir. 2 Aralık 1998'de Sırp general Radislav Krstiç NATO güçleri tarafından tutuklanmıştır. Radislav Krstiç, 2 Ağustos 2001 yılında Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soykırım suçlusu olarak suçlu bulunup 46 yıl hapisle cezalandırılmasına rağmen 19 Nisan 2004'te cezası 35 yıla indirilmiştir. Bosna kasabı eski Sırp devlet başkanı Radovan Karadzic Lahey'de yargılandığında "Bosna'daki belediyelerde insanlığa karşı suç işlemekten sorumludur" kararına varılmış ve  mahkemenin 'savaş suçu' işlediğine hükmetmesiyle suçlu bulunarak 2016 yılında 40 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. 1 Nisan 2001 tarihinde Sırp yetkililer, eski Yugoslavya devlet başkanı Miloşeviç'in pazarlıklardan sonra teslim olduğunu ve Belgrad Cezaevi'ne gönderildiğini açıklayarak ağır savaş suçları hakkında 66 ayrı dava açılmasını sağlamışlardır. Dört yıl Hollanda'nın Lahey Savaş Suçları Mahkemesi'nde yargılanan Miloşeviç, ABD öncülüğünde kurulan, BM'ye bağlı mahkemenin yaptırdığı özel cezaevi Scheveningen'de tutuldu. 11 Mart 2006 tarihinde savaş suçlarından yargılandığı sırada Lahey'de hapishanede öldü.
Srebrenica Nedir?
#Srebrenica,Avrupa'nın göbeğinde bütün zulüm ve katliama rağmen Müslüman olarak yaşamanın bedeli ve şehadet mertebesine kavuşmanın adıdır.

#Srebrenica, Kendini medeni olarak niteleyen Avrupa'nın, tahammülsüzlüğü ve canı istediği zaman istediği zulüm ve baskıyı yapabileceğinin adıdır.

#Srebrenica, Avrupa'nın içerisinde bir kor ateşi gibi için için yanmaya devam eden, hiçbir şekilde başka şeylerle maskelenip sönmeyecek olan İslam düşmanlığının tescillenmiş adıdır.

#Srebrenica, Kendini insan olarak tanımlayan iki ayaklı mahlukların, kendi kibri ve arzusu için hayvandan bile daha aşağılık ve vahşi olabileceğinin gerçek yüzünün adıdır.

#Srebrenica, Osmanlıyı hazmedemeyen Avrupa'nın hiçbir zaman müslümanları kendilerine ait zannettikleri 'o topraklarda' kabul etmek istemeyişini simgeleyen büyük bir nefretin adıdır.

#Srebrenica, Avrupa'nın -yine sadece Müslüman oldukları için- Endülüs Müslümanlarını içlerinde barındırmamak adına, yüzyıllar öncesinde yaptığı türlü tuzak ve zulümlerin yakın çağımızdaki karşılığının adıdır.

#Srebrenica, Haçlı zihniyetinin kendinden olmayan insana yaşama hakkı tanımayışının, savunmasız mazlum halklar üzerinde kibirlerini gösterdikleri katliamın adıdır.

#Srebrenica, Mazlumların hakkını alan:El-Muksit, Her istediğini yapacak güçte olan her şeye galip:El-Kahhar, Kâfir ve facirleri alçaltıp yok edecek:El-Hâfıd, Celal ve azamet sahibi:El-Celîl, Asilerin, zalimlerin cezasını gazabıyla veren:El-Müntekım, Elem ve zarar veren şeyleri de yaratan:Ed-Dârr, Her şeyin asıl sahibi olan:El-Vâris, Ceza vermede acele etmeyip mühlet veren:Es-Sabûr isimlerinin sahibi olan Aziz ve Hakim Allah'ın takdirinin adıdır.


Allah (c.c) orada şehadet mertebesine ulaşmış binlerce mazlum kardeşimize rahmet etsin.Mekanları cennet olsun inşallah.

Etme

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.
Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.

Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme.

Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru.
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme.

Ey ay, felek harab olmuş, altüst olmuş senin için...
Bizi öyle harab, öyle altüst ediyorsun, etme.

Ey, makamı var ve yokun üzerinde olan kişi,
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.

Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan.
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan.
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme.

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer;
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme.

Ey, cennetin cehennemin elinde oldugu kişi,
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.

Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize,
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun, etme.

Bizi sevindiriyorsun, huzurumuz kaçar öyle.
Huzurumu bozuyorsun, sen mahvediyorsun, etme.

Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı.
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme.

İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil.
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.
 

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler