Medeniyet ve Umran

"Medeniyet mi umran mı tercihine bizi zorlayan iki şahsiyet var: İbn-i Haldun ve âmâ üstad Cemil Meriç. Meriç, medeniyet mevzuunda ibn-i Haldun’un umran kavramını savunur: “İslâm bu keşmekeşten asırlarca önce kurtulmuş. Medeniyet ve kültür tek kelimeyle ifade edilmiş: Umran.” “Haldun’un, umranı bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimaî ve dînî düzen, âdetler ve inançlar” olarak târif ettiğini, umrana yüklediği mânanın medeniyet kavramından daha şümullü ve Avrupa'nın hiçbir zaman hiçbir kelimesiyle kucaklayamayacağı bir bütünlüğe sahip olduğunu söyler. Ona göre umran kelimesinde derinlik ve kuşatıcılık vardır. “Yalnızca bilgiyi değil irfânı ve bilgeliği de anlatır; şehri ve bâdiyeyi de (kır, çöl) içine alır. Umrandan habersizdik, medeniyete de ısınamadık. İnsanlığın tekâmül vetiresini ifade için kendimize lâyık bir kelime bulduk: Uygarlık. Mâzisiz, mûsikisiz bir hilkat garibesi. Umran'ı içtimaî hayatla karşılayabiliriz. Haldun için temeddün’le (medenileşme) umran farklıdır. Temeddün: Şehir medeniyeti. Umran, hem bedevîliği hem hadarîliği kucaklar.” Medeniyet kavramı yerine umranı tercih etmemelerinden dolayı Tanzimatçıları tenkid eder. Ahmet Cevdet Paşa'nın medeniyet târifini daha gerçekçi bulur, fakat tek kusuru umran gibi kucaklayıcı bir kelimeyi, medeniyet gibi müphem ve mâzisiz bir lafza feda etmesidir. Hemen belirtelim ki, Tanzimat’la başlayarak Birinci Dünya Savaşı yılları ve Cumhuriyet döneminde medeniyet kelimesine civilization, Batılılaşma, modernleşme gibi olumsuz mâna yükletildiği için medeniyet kavramı millet nezdinde Frenkleşme şeklinde anlaşılmıştır. Meriç’in, medeniyet kelimesi için kullandığı “müphem, mâzisiz…” ifadelerinin altında bu sebepler vardır. İslâmî mânasıyla “Medine” den neşet eden medeniyet tasavvurunu kastetmemektedir. 
“MEDENİYETİN, BATI’NIN EMELLERİNİ GÜZEL GÖSTERMEYE YARAYAN ÖRTÜ GİBİ GÖRÜLMESİ” Tanzimat’tan Meşrutiyet’e kadar aydınlar tarafından parlak bir müdafaaya rağmen medeniyet kelimesinin halk tarafından sevilmediğini ve şüpheyle bakıldığını, medeniyet kelimesinin Batı’nın gizli emellerini güzel göstermeye yarayan bir örtü gibi görüldüğünü, Avrupa'dan gelen her mefhum gibi “Garaz-ı nefsani” ve “Tek dişi kalmış canavar” olarak anlaşıldığını, halk şuurunda düşman bir Avrupa, sefahat ve fuhşiyattan şeklinde çağrışım yaptığını ifade eder. Bununla kalmaz; “Yeni tanıdıkları bir dünyanın şaşasıyla gözleri kamaşan hayalperest müstağribler için medeniyet bir teslimiyet ve temessüldür (başka bir şeye benzeme)” sözleriyle Batıcı aydınları zavallı taklitçiler olarak görür. Meriç’e göre, biz büyük bir medeniyetin çocuklarıyız. Utanılacak mâzisi olmayan, insanlığa büyük hizmetleri olmuş, çağlar kapatıp çağlar açmış bir medeniyetin çocuklarıyız. Fakat medeniyetimiz İslâmî duruşumuzdaki fetretten dolayı hâkimiyetini kaybetmiş ve Batı medeniyetinin tesiri altına girmiştir. Bu tesir kimilerini kendi medeniyetinden utanan ve reddeden bir mağlubiyet kimliğine sokmuştur. Suçu aydınlara yükler ve İslâm medeniyetinden yana olduğunu beyan eder: “Ama ne biz medeniyetimizi inkâr ettik, ne de Batılılar bizi asırlardır bildiklerinden farklı bildiler. Batıcılarımız, yâni müstağriblerimiz ne kadar medeniyet hüviyetimizi inkâr etse de Batılıların gözünde biz düşman bir medeniyetiz. Oysa bu medeniyet, tek başına ortaçağ karanlığını aydınlattı. Tarihte hiç bir insan topluluğu, İslâm inkılâbı, yâni medeniyeti kadar uzun bir hamle yapmadı. Bu medeniyet bir asırda okyanusları birbirine birleştirdi, çeşitli ırktan insanları birbirine kaynaştırdı, târihleri birbirleriyle hamur yaptı.” 
“İSLÂM KUVVETTEN DOĞMUŞ BİR MEDENİYET DEĞİL, MEDENİYETTEN DOĞMUŞ BİR KUVVETTİR” Ona göre, İslâm kuvvetten doğmuş bir medeniyet değil, medeniyetten doğmuş bir kuvvettir. O muhteşem medeniyetin gücü kaba kuvvet değildi. İrfandı, teşkilâttı, nizamdı. İslâm medeniyetinde ruh ile dimağ, fazilet ile terakki, mânevî kudretle maddî umran yan yan yanadır. İslâm’ın Semerkand’da, Buhara’da, Şam’da, Bağdat’ta, Konya’da, İstanbul’da, Kahire’de, hele Endülüs’te, Kurtuba’da meydana getirdiği medeniyetler ortaçağ karanlığı içindeki insanlığın ümidiydi. Bütün medeniyetler İslâm medeniyetine borçludur. Fatih’in Semaniye, Kanunî’nin Süleymaniye medreseleri medeniyetin şahitleriydi. Süleymaniye’nin kubbesi, Mohaç’tan daha muazzam bir zaferdi. Loncaları, kervansarayları, şifahâneleri ve sebilleriyle milleti yaşatan vakıf müessesesi başlı başına bir medeniyet harikasıydı ona göre. Medeniyet meselesinde safını belirlediği içindir ki İslâm medeniyetinin ulaştığı her yerde zulmü ortadan kaldırıp beldeleri, memleketleri umran ve adâletle şenlendirdiğini, Batı’nın seküler ve sömürgeci medeniyetinin Tanrı’yı öldürdükten sonra insanı da öldürdüğünü söyler. Vecdle tasvir ettiği medeniyet bağlılığını “Türk İslâm medeniyeti ahlâka, feragate dayanan bir medeniyet. Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum” sözleriyle tescil eder. 
İBN-İ HALDUN’UN UMRAN KAVRAMI İki güzel kelime olan medeniyet mi umran mı tercihinde zorlanmamızda muharrik olan İbn-i Haldun’u dinleyelim şimdi. Her dinin şehirde doğduğunu, sonra köye ulaştığını, fakat o asırlarda inhitata (çökmeye) doğru gittiğini söyler. Ona göre Peygamberimizin hicretten sonra Yesrib’ i Medine yapması bütün müesseseleriyle İslâm şehir modelini oluşturmuş, gelişme devrinde İslâm devleti şehirler inşa ederek “temeddün” (medenîleşme) kabiliyetini isbat etmiş ve Müslümanlar tarafından hayata geçirilen bu şehirlerde İslâmî hayat, yâni umran ortaya çıkmıştır. “Mukaddime” adlı kitabında İnsanî toplanma, dünyanın bayındırlığı mânasına gelen umran kavramını devlet ve milletin bekâsının en temel düsturu olarak görür ve iki bölümde ele alır: Bedevî umran, hadarî umran. Bedevîlik, badiye hayatıdır. Bedevilerin yaşadığı çöl hayatı ve göçebeliği köylülüğü ifade eder. Hadarî umran ise şehir hayatı, yâni yerleşik hayat mânasına gelir. İnsanların toplu halde yaşama isteğini “medeniyet” kavramından çok umranü’l-âlem”, “umranü’l-beşer” tabirleriyle ifade eder. Ona göre beşerî umran hem bedevî hem barbar toplulukları hem de medenî toplumları ifade eder. İrfanın bulunduğu yer Doğu’ nun umranıdır. Umran kelimesi kültürü ve medeniyeti de kucaklayan daha ihata edici bir kelimedir. İslâm kadar köklü olup, tarihi ve insanı içinde barındırır. Kültürün ve medeniyetin gelişmesi için gerekli olan ilimler ancak büyük bir umranın ve yüksek bir hararetin bulunduğu yerde gelişir. Cemil Meriç’in ifadesiyle “Haldun’un umran kavramı, târihten tesadüfü kovan bir ihtilâldir. Çünkü Haldun, umran ilmini tesis etmiş, târihin karanlıklarını aydınlatmaya, mâziyi örten hurafe ve efsane bulutlarını dağıtmaya çalışmıştır.” 
UMRAN VEYA HADARİLİK İSLÂM MEDENİYET TASAVVURUNU KARŞILAR MI? Bedevî umrandan sıkça bahsetse de “İnsanın daima çalışarak yöneldiği hedef, mütemeddin (medenî) bir hayatın ve kültürün meydana getirilmesidir” diyerek umranın olgunlaşmasının şehirde tamamlanacağını, Bedevilerin saflıklarını daha çok koruduklarını, şehirlilerin zamanla yozlaşabildiklerini, medeniyetin zirveye ulaşmasıyla birlikte zevâle uğrayacağını söyler. Medeniyet kavramını İslâm’ın inşa ettiği şehir mânasında kullanır ve medeniyetin bedevîlerle değil, hadarîlerle yükseldiğini, İslâm’ın cihanşumül bir şehir medeniyeti olduğunu, ondan önce gelmiş olan medeniyetlerden üstünlüğünü anlatır. Hadarilik, umran seviyesinin, yâni yerleşik hayatın, iktisadî ve hukuki bir hiyerarşi düzeni içinde ilimlerin, sanatların, mülkün ve iş bölümünün gelişmiş olduğu şehirleşmeyi ifade eder. Bazen yerleşik, medenî mânasına gelen umran hazarî ifadesini kullanır. Doğrudan İslâm şeriatından bahsetmese de umranı “Nur ilmi” , “Umran ilmi” gibi tariflerle fıkıhla ve hikmetle bağ kurar. 
İBN HALDUN: MEDENİYET ŞEHİRLİLERİN MESULİYETİYLE YAŞAR Haldun’a göre her mede¬niyet doğup gelişir, kendini yenilemediği zaman ortadan kalkar. Şehirlilerin mesuliyeti daha büyüktür. Çünkü medeniyetin çöküşü onların vazifelerini hakkıyla yapmaması, şehirde yaşamalarına rağmen şehirli değerlerini yavaş yavaş kaybetmeleri ile hızlanır. Anlayabildiğim kadarıyla Haldun dünya mânasına gelen“ Mülk” kavramının ardından umran ve hadari kavramını sıkça kullanır. Çünkü “Mülk” umranın en temel safhalarından biridir ki mülkün umran sayesinde insanlara faydalı hâle geleceğini söyler. 
UMRAN SADECE BAYINDIRLIK MÂNASINA MI GELİR? Mülkün umranlaşması sadece maddî ve teknik imkânlar olarak değil, Allah’ın dinine bağlı ölçülerle kemalatını bulan bir dünya düzeni mânasında anlaşılmalıdır. “Medenî” kelimesini “ictimaî hayat yaşamak” mânasında kullanır. İçtimai hayat yaşayan insanların zaruretler ve ihtiyaçlar gereğince yaptığı faaliyetlerin umumi adını umranla ifade ediyor. Umranı, iktisadî düzen, şehirlerin yapısı, yâni sadece bayındırlık gibi yorumlayanlar ve Batı düşüncesinde yer alan determinizme yakın anlayış olarak târif edenler var. Lütfi Bergen “Az Gelişmişlik Üstünlüktür” kitabında, “Medeniyet umran değildir. Hadaret de değildir. Müslümanlar umranı arasaydılar, Mekke’de İslam mücadelesi devam edecek, Medine’ye hicret etmeyeceklerdi. Mekke’de bireysel Müslümanlıklar ve umran; Medine’de toplumsal Müslümanlık ve adalet yani medeniyet vardı. Medeniyet yeryüzünü imar eden bir toplumun işi değil, yeryüzüne fıkıhla çıkmış bir toplumu ifade etmektedir” diyor. 
“UMRANIN TEMEL KAYNAĞI ASR-I SAADETTİR” DİYENLER Fakat, Mustafa Armağan’ a göre Haldun’un umran fikrinde tarihî bir bağ ve sıralama olduğunu, ancak pozitivistlerin anladığı bir determinist (sebepçilik) ve ilerlemeci anlayışa bağlı değildir. Aksine hadiseler arasında Batı’nın anladığı şekilde “sosyolojik” tekamül değil, dînî anlayışın tekamülünün bulunduğunu söyler. Umranda esas olan maddî ve toplum bilgisinin ilâhî olana doğru gelişmesidir. Çünkü Haldun, umranın merkezine “Mükemmel insan” olarak Hz. Peygamberimiz s.a.v.’i koyar. Umranın temel kaynağı Asr-ı Saadet’tir. Müslüman hangi zamanda olursa olsun fıtrat yönünden “vasıfları ve “kabiliyetleri”, “yükseliş ve düşüşü” Allah’ın iradesi içinde fıtrata olan yakınlık ve uzaklığına göre değişir. Hülâsa-ı kelâm; umran kavramı bugün Müslümanların medeniyet kavramıyla yeniden inşa etmek istedikleri düzene ve tasavvurlarına yardımcı olur mu olmaz mı? Bu, ehlinin tahliline muhtaçtır. Meramımız İslâm medeniyet tasavvurunda fikir tâlimidir ki bu yola ait her türlü vasıtaları, kavram ve ilmî malzemeleri tanımak, ezberciliğe çakılmadan bu yolda zihnî bir cehde hazır olmaktır."
Ahmet Doğan İLBEY
27/06/2015
http://www.habervaktim.com/yazar/71896/medeniyet-mi-umran-mi.html

Ramazan-ı Şerif ve Kuran-ı Kerim

Mübarek Ramazan-ı Şerif ayı kapımızı bir kere daha çaldı. Bu mübarek ayı dolu dolu geçirmenin en önemli aracı Kuran-ı Kerim'dir. Kuran-ı Kerim'in bu ayda nazil olması bu ayın hususiyetlerinden olması insana; aslında bu ayda ne yapması gerektiğini mesajını net olarak vermiştir. Ramazan ve Kuran birlikteliği ayrılmaz bir birliktelik olup ikisine gereken ehemmiyeti gösterenler felaha kavuşmaya aday olanlardır. Kuran-ı Kerim ile inananlar nefislerini ihya sürecine girmişler bu vesile ile nefislerini bu ayda temize çıkarmışlardır. Bu ay müminlerin af vesilesidir. Yalnız bu sözlerden sadece Ramazan ayına has "bir aylık müslüman olma" kavramı çıkmamalıdır. İhya tüm hayatı kapsayan bir nefis mücadelesi sürecidir. İhya, Kuran ve Ramazan ilişkisini ortaya koyan "Fethi Güngör" yazarımızın bir yazısını sizinle paylaşalım.
"İhya olmak; canlanmak, çok daha iyi duruma gelmek demektir. Rabbimizle, Kur’an’la, kendimizle, ailemizle ve insanlarla ilişkilerimizi gözden geçirmek, kendimizi derleyip toparlamak, bedenimizi ve ruhumuzu tazelemek için Ramazan ayı eşsiz bir nimet olarak varlığımızı kuşatacak. Ramazan’da oruçla bedenimizi, Kur’an’la ruhumuzu terbiye edebilirsek, on bir ayın sultanını ona yakışır şekilde ihya etmiş, bu mübarek ayda oruç ve Kur’an ile ihya olma imkânı elde etmiş oluruz.
Sözlük anlamına da uygun olarak ‘kuru sıcak’ günlerde ihya edeceğimiz ‘Ramazan’ ayı, ay takviminin dokuzuncu, üç ayların sonuncu ayıdır. Bu ayı diğer on bir aydan farklı ve üstün kılan özellik, vahyin inmeye başladığı ‘Kadir gecesi’nin bu ayın içinde olmasıdır. Dolayısıyla, bu aya “Kur’an ayı” denmesi son derece isabetli bir tanımlama olmuştur. 

İnsanlık, son vahyin inmeye başladığı bir Ramazan gecesinde, kıyamete kadar sürecek bir ihya projesine muhatap olmuştur. Dolayısıyla, bu mübarek ayda vahiyle daha yakın bir temas kurabilirsek, Kur’an’ı anlayarak daha çok okuyup okuduklarımızla tasavvurlarımızı gözden geçirirsek ve hayatımıza çekidüzen verirsek, muktezayı hâle mutabık bir davranış ortaya koymuş oluruz.
Oruç: Kendini tutmak Kur’an’ın doğum ayı olan Ramazan’ı oruç ile ihya etme emrinin hikmeti nedir? Bu mühim sorunun cevabını Mustafa İslâmoğlu hocamdan dinleyelim: “Farsça ‘gün’ anlamına gelen rûze’nin Türkçeleşmişi olan ‘oruç’un Kur’an lisanındaki karşılığı savm’dır. Savm, hem ‘tutmak’ hem de ‘terk etmek’ anlamını ihtiva eder. Kelimenin kök manası ‘yeme ve içmeden kesilmek, ağzı kapalı olmak, içine ilave bir şey almamak’tır. Lisanımızda namazı “kılarız”, abdesti “alırız”, zekâtı “veririz”, kelime-i şehadeti “getiririz”, hacca “gideriz”, orucu ise “tutarız”. Oruç tutmak, başta orucun tarafını tutmaktır. Yani, “Ben oruçtan yanayım, ben orucun tarafındayım!” demektir. Oruç tutmak kendini tutmaktır. Başımıza ne geliyorsa kendimizi tutamadığımız için geliyor. Günahların kökeni, öfkesini tutamamak, nefsini tutamamak, şehvetini tutamamak, dilini tutamamak gibi sebeplere dayanır. Kişi orucu ne kadar tutarsa, oruç da kişiyi o kadar tutar. Kim orucun başını dik tutarsa, oruç da onun başını dik tutar. Oruç onu kula kul olmaktan koruyan bir kalkan, onu kulu kul edinmekten koruyan bir akıl olur. Bu anlamıyla oruç ‘aç kalmak’ değil ‘beslenmek’tir. Aç bırakılan bedendir. Bunun anlamı, insanın maddi yanının ‘ikincil’ olduğunu vurgulamaktır. Birincil olan yanı akleden, düşünen, hatırlayan, öğüt alan, inanan, değer üreten, iyiyi kötüden ayıran yanıdır…
Kur’an ayı Ramazan
Kutsiyet ve bereketin sebebi zaman değil vahiydir. Vahyin sebebi hidayet, yani “rehberlik”tir. Hidayetin sebebi ise tüm vahiylerin vasfı olan beyyinât ve furkân’dır. Beyyinât, “savunulan hakikati isbatlamak için yeterli olan apaçık belgeler” anlamına gelir. Furkân ise “iyiyi kötüden, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, adaleti zulümden ayırmaya yarayan nitelik veya yetenektir”. Ramazan orucunu emreden Bakara Sûresi’nin 285. âyetinde Kur’an işte bu iki vasfıyla takdim edilir. Vahiy muhatabına rehberlik etme (hidayet) amacını ancak âyette vurgulanan iki vasfı sayesinde gerçekleştirir. Bunların birincisi olan beyyinât; Kur’an’ın kendisinde olup karşısındakine sunduğu; ikincisi olan furkân ise muhatabında inşa ettiği bir niteliktir. Sadece Kur’an’ın inşa ettiği bir tasavvur ve akıl furkân olma vasfını kazanır. Böyle bir tasavvur ve akılla bakan bir göz ancak beyyinât’ın delalet ettiği hakikatleri yerli yerinde görür ve kavrar.
Kur’an’ın doğum ayı olan Ramazan’ın bedenin aç bırakılarak ihya edilmesinin nedeni burada ortaya çıkmaktadır. Bu neden, mü’minin akli ve ruhi melekelerini tahrik ve teşvik ederek onun anlama ve düşünme yeteneğini artırmaktır. Bunun Kur’an’la alakası açıktır: Bu suretle vahyin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmak. Zaten vahyi “okumak” da budur. Zira okumaktan maksat anlamaktır. Bir şey anlaşılmıyorsa, aynı zamanda okunmuyor demektir. İkra’ emr-i ilahisi, “oku” emrinden ayrı olarak bir de “anla” emrine muhtaç değildir. Okuyup anlamayı birlikte içerir. Tabii ki anlamaktan maksat yaşamaktır. Ne var ki, bir mesaj anlaşılmadan yaşanamaz. İşbu nedenle Ramazan Kur’an ayıdır. Ramazan bize Kur’an’ı getirdiği için ‘ramazan’dır. Ramazanlarımız Kur’an’ı okuduğumuz, anladığımız, yaşadığımız ve yaşattığımız kadar mübarektir… Ömrü Ramazan olanın âhireti bayram olur. O bayram cennetin ta kendisidir. Ramazan mü’minde şu sözü söyleme şuurunu inşa eder: Küfre, şirke ve zulme karşı orucumu bozarsam, keffaretim cehennem olsun! (M.İslâmoğlu, “Kur’an ve Ramazan”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2008, sayı: 2, s.3-5).

Oruç ve Ramazan âyetleri
Kur’an-ı Kerim’de oruç ve Ramazan’la ilgili beyanların toplu halde yer aldığı Bakara Sûresi’nin ilgili âyetlerini, Hasan Elik hocanın “Özlü Kur’an Tefsiri”nden okuyalım: 
183-184: Ey elçimiz Muhammed’e iman edenler! Oruç ibadeti sizden önceki dönemlerde vahyedilen kitaplarda farz kılınmış olduğu gibi, Ramazan ayında size de farz kılınmıştır. Bu ay içerisinde hasta veya yolcu olan ve bu durumu sebebiyle oruç tutamayanlar, bu özür hali bittikten ve Ramazan geçtikten sonra, tutamadığı günler kadar oruç tutsun. Ayrıca Ramazan ayında, hasta veya yolcu olduğu için oruç tutamayanlar içerisinde varlıklı olanlar, özürleri bittikten ve Ramazan ayı geçtikten sonra, hem tutamadıkları orucu tutmalı hem de fidye vermelidirler. Bu fidyenin miktarı, bir yoksulu doyuracak erzaktır. Kim gönülden gelerek daha fazlasını verirse, bu onun için daha hayırlı olur. Elbette ki hastalık ve yolculuk şartlarına rağmen Ramazan orucunu tutmanız sizler için en iyi olanıdır.
185: Ramazan ayı, içerisinde insanlara ilahi mesajları açıkça ortaya koyan, tevhidle şirki ayırt eden Kur’an’ın elçimiz Muhammed’e vahyedilmeye başlandığı önemli bir aydır. Bu ay girdiğinde hepiniz oruç tutunuz. Yolcu veya hasta olanlar, tutamadıkları oruçları başka bir zamanda tutabilirler. Böylece oruç tutamadığınız günleri daha sonradan tamamlamış, sizleri bu tevhide yönlendiren Allah’a şükretmiş, O’na olan kulluk görevinizin bir kısmını ifa etmiş olursunuz. Allah sizin için zorluk değil, kolaylık murat eder.
186: Ey elçimiz Muhammed! Allah nezdinde bazı varlıkları aracı kabul eden ve kendilerini Allah’a yakınlaştıracakları ümidi ile onlara dua eden müşriklere de ki: Allah’a ulaşmak için o varlıkların aracılığına ihtiyacınız yoktur. Zira Allah sizlere çok yakındır. Eğer benim peygamberliğime ve tevhide iman ederseniz, sizlere hak ettiğiniz mükâfatı verecektir. Bu nasihati dikkate alıp şirkten vaz geçerseniz, doğru yola ermiş olursunuz.
187: Ey müminler! Oruçlu olduğunuz günlerin gecelerinde eşlerinizle ilişkiye girebilirsiniz. Sizler eşlerinizle et ve tırnak gibisiniz. Birbirinizin en özel hallerini bilir, sırlarını muhafaza edersiniz. Allah, oruçlu olduğunuz Ramazan ayında geceleri dahi eşlerinizden uzak durmanın sizin için oldukça zor ve sıkıntılı olduğunu bildiği için size bu ruhsatı vermiştir. Buna göre gece boyunca, yani tan yerinin aydınlığı gece karanlığından iyice ayrılıncaya kadar yiyip içebilir ve eşlerinizle yakınlaşabilirsiniz. Tan yeri ağardıktan sonra artık bu fiilleri kesmeli ve akşam vaktine kadar oruçlu kalmalısınız. Diğer taraftan, mescitlerde itikafa girdiğiniz dönemlerde eşlerinizle ilişkiye girmeyiniz. Bunlar Allah’ın bu hususla ilgili olarak sizlere bildirdiği hükümlerdir. Sakın bunları çiğnemeyiniz. Allah sizlere işte bu şekilde hükümlerini açıklamaktadır ki, O’nun rızasına uygun ameller yapabilesiniz.” (Elik ve Coşkun, Tevhit Mesajı, 2013:64-66).

Müslümanlar Kur’an’ı anlamış değil! Elbette vahyi anlama çabasını bir aya hasretmek doğru bir yaklaşım değildir. Ancak, mübarek Ramazan günlerinde, her zamankinden çok daha uzun ve çok daha derinlikli bir şekilde Kur’an’ı yeniden anlama çabası içine girmeliyiz. Zira, Üstad Cevdet Said’in ifadesiyle, Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedefler ile günümüz Müslümanlarının tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe bulunmaktadır! Üstada göre, uzunca bir süredir yaşadığımız perişan vaziyet, Müslümanların Kur’an’ı hakkıyla anlamadığının en bariz göstergesidir:  “Maalesef, milyonlarca müslüman için Kur’an hâlâ inmemiş hükmündedir! Her gün en az kırk kez okuduğumuz Fâtiha’yı, hattâ, sadece “Rabbü’l-âlemîn” âyetini tam kavrayabilsek, bütün meseleyi çözeceğiz. Ama, maalesef daha Fâtiha Sûresi bile yeterince anlaşılamamış! Rabb, Allah’tır. Âlemîn, Kâinat, insanlar ve âhirettir. Bütün Kur’an’ı okuduğumuzda, tüm âyetlerin bu dört temel konu etrafında odaklandığını görürüz. Ayağımızı sağlam basarsak, yani, Kur’an’ı doğru anlayıp hakiki bir anlayış ve yaklaşım geliştirebilirsek, sorunlarımız bir bir çözülecek. Hak gelince batıl kendiliğinden yok olacak.  Mesela, Furkan Sûresi’nin son kısmında Rahman’ın kulları anlatılır. Bu sûrede “We câhidhum bihi cihaden kebîra: Onlarla Kur’an yoluyla en büyük cihadını gerçekleştir” buyurulur ve ‘büyük cihad’ın silahla değil, Kur’an’ın yüce mânâ ve hakikatlerini insanlara anlatmak yoluyla yapılması gerektiği anlatılır. Oysa insanlar bu âyeti bu şekilde anlamamış, silah yoluyla cihadın doğru bir yöntem olduğunu zannetmiştir. Oysa cihad, asla ‘insanları öldürmek’ değildir! Bilakis cihad, Kur’an’ın anlaşılması ve mesajının yayılması için mücadele etmektir. İnsanlara ‘lâilahe illallah’ı bile dayatmak caiz değildir. Bunu yeterince anlamazsak, yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz inanış ve davranışlar da yanlış olacaktır. DAİŞ vb. hareketler yanlış bir düşünce üzerine davranışlarını bina ettiği için, doğru bir iş yaptıklarını zannederek yanlış işler yapıyorlar. Oynanan oyunun hakikatini görüp şiddetten uzak durmamız gerekir. Yoksa düşmanlarımız, Müslümanları silah ve savaş girdabına sokarak bazı örgütler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vuracaklar…” (F.Güngör ve İ.Hasanoğlu, “Allâme Cevdet Said ile Kur’an’ın Sorun Çözme Yöntemi Üzerine”, Öze Dönüş dergisi, Kış 2015, sayı: 1, s.34-42).
Kur’an’ı anlayarak okumak ibadettir  Kur’an ayı Ramazan’a hazırlık çabalarına mütevazı bir katkı olması niyazıyla kaleme aldığımız bu yazımızı, merhum Abdulcelil Candan hocanın konumuzla doğrudan alakalı bir makalesinden kısa bir iktibasla bitirelim: Kur’an’ı okumaktan gaye, onu düşünerek ve anlayarak okumaktır (Sâd, 38/28). Said b. Cübeyr Kur’an’ı anlamadan okuyanı kör insana benzetir. Bakara Sûresi’nin 121. âyetinde geçen “hakkıyla okumak”tan gaye; lisan, akıl ve kalp üçlüsünün uyumlu birliktelikle gerçekleştirdiği bir okumadır. Lisan güzel telaffuz eder, akıl anlamını bihakkın kavramaya çalışır, kalp ise bu mânâların hizmet ettiği maksatları idrak etmek için tefekkür eder. İmam Cafer es-Sadık da âyetin tefsiri bağlamında şu tespiti yapar: Kur’an’ı hakkıyla okumaktan gaye, onu tefekkür edip, ahkâmıyla amel ederek, müjdelerini umarak ve yasaklarından sakınarak okumaktır. Yoksa, tefekkürsüz bir ezberleme ve harfler üzerinde zaman geçirmek değildir.
Kur’an, kendisini anlamadan okuyanları sağır ve körlere benzetmiştir (Furkan, 25/73). Zerkeşi, “Kur’an okudukları halde Kur’an onları gırtlaklarını geçmez,” hadisinin Kur’an’ı tecvidle okudukları halde manasını anlamayanlar hakkında olduğunu söyler. Reşid Rıza, anlayarak Kur’an okumanın her mükellefe farz olduğunu savunur ve Müslümanların içinde bulundukları hazin durumu Kur’an’ı anlamamaya ve taklitle yetinmeye bağlar. İmam Gazali, Kur’an’ı anlamadan ve ondan yararlanmaksızın okuyanları aldanmışlar arasında sayar. Kısacası, Kur’an’ı anlamadan okumak insana cüzi oranda sevap getirse bile, Kur’an’ın gönderiliş gayesini ve okuma emrinin maksadını gerçekleştirmez…” (A.Candan, “Ramazanda Kur’an Okumak”, Kur’ani Hayat dergisi, Eylül 2008, sayı: 2, s.26-30).
Doç. Dr. Fethi Güngör
15.06.2015- fethi@akabe.com
http://www.dirilispostasi.com/kuran-ayi-ramazanda-ihya-olmak/

2015 LYS Matematik-Geometri Soruları ve Cevapları

2015 LYS matematik ve geometri sınavında çıkan sorulardan ÖSYM'nin yayınlanmasına izin verdikleri %20 lik kitapçıkta yer alan soruların çözümlerine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz. 


LYS MATEMATİK (LYS 2015) Adet
Temel Kavramlar 2
Faktöriyel 1
Bölme ve Bölünebilme 1
OBEB-OKEK 1
Rasyonel Sayılar 1
Basit Eşitsizlikler 1
Mutlak Değer 0
Üslü İfadeler 1
Köklü İfadeler 1
Oran-Orantı 1
Fonksiyonlar 0
Kümeler 3
Perm-Komb-Binom-Olasılık 2
Polinomlar 2
Çarpanlara Ayırma 1
2.Dereceden Denklemler 1
Eşitsizlikler 0
Parabol 0
Mantık ve İspat Yöntemleri 0
Modüler Aritmetik 0
İşlem 1
Trigonometri 2
Karmaşık Sayılar 3
Logaritma 2
Toplam Çarpım Sembolü 2
Diziler-Seriler 2
Özel Tanımlı Fonksiyonlar 1
Limit ve Süreklilik 1
Türev ve Uygulamaları 7
İntegral 7
Konikler (Elips,Hiperbol,Parabol) 0
Determinant-Matris 3
Matematik Toplamı 50
Geometri Toplamı  30
TOPLAM 80

Soru dağılımı matematik müfredatı içerisinde yer alan bütün konuları kapsayacak biçimde geniş bir dağılım göstermektedir. Öğrencilerimizin sınavlara hazırlanırken YGS basamağında 9.ve 10.sınıf konularını içerecek biçimde hazırlanmaları LYS basamağı için de tüm matematik konularına hakim olarak hazırlanmaları iyi bir bölüm arzu edenler için kesinlikle gerekli olacaktır. Yukarıdaki soru ve ünite tablosu da incelenerek hangi konulardan daha yoğun soru geldiği analiz edilerek o konulara/ünitelere daha çok ağırlık verilmelidir. Planlı ve programlı bir şekilde zamanı verimli kullanarak çalışma yapılırsa başarıya ulaşmak kolay olacaktır. Bütün öğrencilerimize sınavlarında başarı dileriz...

Taş Fırın Yapımı

Kara fırın, taş fırın veya odun fırını ekmek, pide, pizza ve benzer ürünlerin pişirildiği geleneksel fırının adıdır. Genellikle ekmek fırını olarak kullanılan bu fırınların özelliği, yakacak için ayrı bir ısıtma haznesine sahip bulunmamaları, fırında yakılan odunun, pişmekte olan ürünlerle aynı iç mekanı paylaşmasıyla birlikte odun ateşinde daha kaliteli ve lezzetli bir pişirmenin yapılmasıdır. İşte bu geleneksel değerimizin nasıl yapıldığını facebooktan tanışıklık kazandığım Mehmet Yazgünoğlu Bey'in 05/01/2014 tarihinde evinin bahçesinde yaptığı ve yapım aşamalarını tek tek fotoğrafladığı albüm eşliğinde sizinle paylaşmak istiyorum. Aşamaları dikkatle takip ettiğinizde sadece malzeme parası ödeyerek emeğinizle güzel bir fırın sahibi olacaksınız. İyi bir hobi olarak bile denemeye değer diye düşünüyorum. Çok rahat bir fırın ustasına bunu bir bedel karşılığında çok daha verimli ve güzel bir şekilde yaptırmak da sizin elinizde. Biz burada kendi eliyle birşeyler üretmeye meraklı kişilere rehber olmak amacıyla bu yazıyı hazırladık. Umarım faydalı olur. (Bu fırının yapımında ve hazırlanmasında emeği geçen bu yazının oluşması için bize sözlü ve yazılı katkıda bulunan ve fırının yapım aşamalarını içeren fotoğrafları bizimle paylaşan M.Yazgünoğlu ve ekibindeki herkese tekrar  teşekkür ederiz.) Evet bu girişten sonra adımları tek tek ayrıntılı olarak anlatmaya geçelim.

Dıştan dışa 160 x 180 ölçülerinde dört sıra briket örerek bir nevi havuz yapınız. (Burada seçilen ölçü en uygun pişirme kapasiteli küçük ev fırınları için ideal ölçüdür.) İstediğiniz büyüklüğü ve ölçüleri belirleyebilirsiniz lakin buna göre kullanılan malzeme ve yapım işindeki zorluklar da artacaktır. Bu verdiğimiz ölçüdeki fırın normal bir aileye yeterlidir. Buradaki kısmı briketle örmek zorunda değilsiniz. Taş bulabilirseniz daha sağlam bir iş yaparsınız.
Yükseklik, fırın da rahat çalışabileceğiniz ölçüde olmalıdır. Ben 90 cm olarak dört sıra briket yüksekliğine göre anlatımı yapacağım. En azından belinizi geçecek bir yüksekliğiniz olursa eğilmek ya da uzanmak zorunda kalmazsınız.  Havuzun içini kaya parçaları ve çakıl taşları ile doldurun. Mutlaka bu alan çakıl ve taşlarla doldurulmalıdır. Aksi halde odun koymak için filan boşluk koyarsanız taban ısıtmasında sorun oluşabilir. Üzerine hazırlanmış karışım beton dökülüp terazi ile düzlenmiş güzel bir zemin hazırlayın.
 
Yeterli miktarda su, ince kum, çimento ve şamot ile bir harç hazırlayın. Harç hazırlarken bir anda çok fazla yapmak yerine az az hazırlamak daha mantıklı. Özellikle kil karışımını hazırlarken cıvık olması yapışkanlık için önemli. Şamot harcı olarak da satılmaktadır. Bütün işi siz yaparsanız yorulursunuz. Bir yardımcı ile beraber çalışmanız daha iyi olur. (Harç işi: Bircan Erkek)
Cam kırma işi ısı yalıtımı sağlanması için önemli. Cam kum türevi olduğubdan iyi ısıtıldığında enerji kaybını önler. Camları kırarken fotoğraftaki gibi yapmamaya çalışın. Bütün şişeleri sert bir çuvala doldurup dışarıdan çekiç ya da silindirle ezerek kırabilirsiniz. Cam kırma işi, fırın yapımının en tehlikeli işidir. Lütfen dikkatli olunuz. Gözlük kullanarak da kırım işini yapabilirsiniz. (Cam kırma işi: Zaim Düzkesen)
İçerisini kaya, taş ve beton ile doldurduğunuz havuzun üzerine 10 cm yüksekliğinde cam kırığı ile doldurunuz. Biz havuzumuzun içerisinde 800 civarında atık cam şişe kırdık. Her türlü şişe ve cam kırıkları bu iş için uyar.
Cam kırıklarının üzerini kaya tuzu ile kapatınız. Biz fırınımızda 40 Kg kaya tuzu kullandık. Taş Fırının olmazsa olmazı kaya tuzu kaplamasıdır. Isı kaybını önlemek için oldukça önemli bir aşamadır. Tuz döküldükten sonra üzerini ateş tuğlaları ile örmek için zemini iyice sıkıştırıp düz olarak hazırlayın.
Havuz içinde kullanılan kaya, çakıl ve beton, ısıyı üzerinde toplayarak fırını da soğumayı geciktirecektir. Cam kırıkları izolasyonu sağlayarak ısının kaçmasını engelleyecek, tuz ise tek bir noktada yanan ateşin ısısını, fırının her noktasına eşit dağılmasını sağlayacaktır.Sırada fırının zemininin kaplanması var. Öncelikle fırın toprağı veya kumunu (25 kg paketlerde şamot harcı olarak satılmaktadır) suya karıştırarak cıvık hamur haline getirmemiz gerekmektedir. Tuz zeminin üzerine hazırladığımız çamuru kullanarak ateş tuğlalarını düzgün bir şekilde döşememiz ve aralarını yine çamur yardımıyla boşluk kalmayacak şekilde doldurmalıyız. Burada beton kullanılırsa ateşe dayanmada sorun oluşur. Ateş tuğlaları piyasada değişik ebat ve kalınlıkta bulunur. Size uygun olanı seçin. Buradakiler 12.5×25×6cm ebatlıdır. Bunların delikli olmayıp düz olanları ısı kaybını daha çok önleyebilir. Artık fırın zeminindeki çamurun kuruması ve sertleşmesi için, zamanımız uygunsa en az bir gün çalışmaya ara verebiliriz.
Kil toprak ile hazırlanan harç yardımıyla "Taban Ateş Tuğlası" fırının alt yüzeyine itina ile döşenir. Ateş tuğlasının altında beton harç kullanabilirsiniz. Tuğla arasında kalan boşluklara mutlaka kil kullanmak gerekir. Beton harç, ateş tuğlası arasında durmaz. Ateşle etkileşime girdiğinde belli süre sonunda beton ufalanarak dökülür. Ayrıca ne kadar katkılı beton kullanılsa bile pişirme aşamasında ekmek ve diğer hamurlu malzemeyi fırına attığınızda altına yapışır.
"Taban Ateş Tuğlası" fırının alt yüzeyine itina ile döşenir. Döşeme işleminde hiçbir boşluk kalmamasına dikkat edilir..Zeminin düz olması da önemlidir. Burada sonradan öğrendiğim bir bilgiyi de paylaşayım. Taban kaplamasında profesyonel bir çözüm olarak sille taşı denen bir malzeme de kullanılabilir. Sille taşı; ısıya çok dayanıklı olması sebebi ile özel fırınlarda daha çok kullanılmaktadır. Bu taşla yapılan bir fırının, diğer taşlar ile yapılan fırınlar ile başlıca fark, ısınma ve soğumada sille taşının 3 kat iyi olmasıdır. 1400-2000 dereceye kadar dayandığı söylenmektedir. Ayrıca bu taşla yapılan taş fırın tabanının uzun ömürlü olması da sağlanmaktadır.
Kubbe şeklinde örülecek olan fırının taban kısmına 100 cm çapında strafor keserek kalıp yapınız. Karton kullanılarak da kalıp çıkarılabilir. Bu kalıbın etrafı nizami bir şekilde tuğlalarla kaplanacaktır. Tuğlalar dizilirken malzeme az ise dikine yeterli sayıda ise yatay olarak dizilebilir. Yatay dizim işinde istediğiniz yüksekliğe ulaşmak için daha çok uğraşmanız gerekecektir.
Sağ, sol ve arkadan 20 cm boşluk bırakarak staforu zemine düzgünce yerleştiriniz. Strafor çevresine, yan yüzleri içe ve dışa bakacak şekilde dikey olarak ateş tuğlası ile örünüz. Tuğla dizme işini mutlaka düzgün yapın. İleride eskiyen çatlayan tuğla olursa değiştirmek zorunda kalabilirsiniz.
Fırın ağzının geleceği ön kısım 50 cm kadar boş kalacak. Tünel şeklinde örülecek. Fırın kubbesi ise, dikey tuğlaların üzerine yatay olarak hafif açı verilerek örülecek. Her seferinde açı arttırılarak kubbe tamamlanacak. Tuğla araları güzelce kil harcıyla örülecek. Tuğlalar plastik çekiçle iyice sıkıştırılıp yapışması sağlanacak.
 Fırın kapısı yerine yerleştirilecek. Kapının düzgün oturmasına ve kenarlardan boşluk kalmamasına dikkat ediniz. Fırın kapısı 50cm genişlik ve 40cm yüksekliğindedşr. Fırın kapısını kubbeyi örmeden önce yerleştiriniz. Demir kapının ölçüsünü örme işine göre kendinize göre alıp ona göre yaptırınız.
İsteğe bağlı olarak, fırın içerisine askı aparatı konulabilir. Koymak isteyenlerin kullanması gereken materyalı krom seçmesi tavsiye olunur. (Bu bazı askı ile pişirme işlemlerinde kullanmak için gereklidir. Böyle bir usulle pişirme yapmayacaksanız bu aşamaya gerek yok kullanmayınız.)
 Kubbenin üst kısmının tamamlanabilmesi için fırın içi kum ile doldurulur. Burası tam hassaslık için oldukça basit ama zahmetli bir yöntem. Kum doldurup boşaltma işi kolay iş değil. Kalıp çıkarmak için özel yapımlardan da yararlanılır. Mukavva karton, strafor veya tahta yoluyla da kalıp çıkarılıp kubbe yapılabilir. Veya iyi el yatkınlığı ve ustalık varsa bunların hiçbirine gerek yok. Kolaylık olmasında acemiler için kubbe iç eğim mesafesi kum ile verilir. Kubbenin diğer tuğlaları, bu kum üzerine dizilerek kubbe tamamlanır. Bu aşama kalıba göre tuğlaların daha güzel yapışıp kuruması için basit ve etkili bir çözüm sunar. En son konulacak olan KİLİT TAŞI, kubbenin tamamlandığını müjdeler. Dikkat etmemiz gereken dairesel kubbenin iç yüksekliği; fırın yarıçapına eşit olmalıdır. Yani 100 cm’lik çaplı fırınımızın iç yüksekliği yaklaşık 50 cm olmalıdır. %10 hata payımız vardır.
 
Yeterli gün bekletilip tam kuruma sağlandıktan sonra tuğla araları da iyive kontrol edilip harçlara bakılır. Aşınan dökülen varsa bu kısımlar tekrar doldurulup kurumaya bırakılır. Fırın kapağı açılarak içerisindeki tüm kum çıkartılır. Fırın içi güzelce fırçayla temizlenir. Strafor kalıp yapılarak, kapı önü tüneli örülür. Fırın kubbesinin dışı sıvanır.





Tünel örülürken, baca yeri unutulmamalıdır. Baca örülürken 40-50cm öne doğru çıkıntı yapılır. Tuğlalar dikkatli bir şekilde dizilerek baca örümü tamamlanır. Burada baca tuğlaları da örüm işleri için kullanılabilir.

Bacanın bulunduğu fırın çıkış noktası yüksek, tünel çıkışı (ön) ise düşük örülmelidir ki fırın kapağı açıldığında duman bacadan kolaylıkla dışarı çıksın. Baca deliğinin yeterince büyük olması dumanın kolaylıkla çekilmesi için önemlidir.


Fırına ilk ateş atılır. Fırın yakıldıktan sonra etrafı kontrol edilerek hava alan yerleri tekrar sıvanarak kapatılır. Bacanın tütüp tütmediği kontrol edilir. Ateş sayesinde sıvanın da iyice kuruyup sertleşmesi sağlanır. Eğer bacadan kolaylıkla duman tütüyorsa işin en zor kısmını halletmiş olursunuz. Aksi halde örme işinde bir sıkıntı vardır. 
Bacamız tüter. Fırını yakmakta ki amacımız, kurumayı hızlandırmak ve oluşacak çatlakların yerini tespit ederek yeniden sıva yapmaktır. Buraya kadar herşey tamamsa bundan sonrası artık biraz da lüks olarak yapılacaklardan oluşacaktır. Isı yalıtımı için yapılacaklar bundan sonra sırasıyla anlatılmıştır.
Son yapılan sıvadan sonra çatlak kalmadığı gözlemlenir. İzalasyon için kubbe üzerine çift kat cam yünü örtülür. Cam yünleri yanmaz bir malzeme olduğu için iyi yalıtım sağlar. Bunun yerine strafordan oluşan sert yalıtım malzemeleri de kullanılabilir. Bunları inşaat teliyle sabitlemek işimizi kolaylaştırır. Cam yününden sonra kalan boşlukları isterseniz çakıl taşlarıyla doldurabilirsiniz. Bu şekilde düzlediğiniz kısmı artık örerek kapatabilirsiniz  
Fırınımızın dört bir yanı, kubbe üst seviyesinin 15-20 cm üzerine gelecek şekilde örülür. İçerisinde oluşan boşluğa yeniden kaya ve çakıl taşı doldurularak üzerine cıvık hazırlanmış beton dökülür. Beton kurumaya bırakılıp iyice yapının dinlenmesi sağlanır. Bundan sonrası süs ve zerafet işi artık. 
Fırınımızın dışı (isteğe bağlı) fayans ile kaplanır. İsterseniz fayans yerine taş kullanabilirsiniz. Fırın üstüne çatı yapabilirsiniz. Yanına ilave masa tarzı odunluk, ve  ilaveler koyabilirsiniz.
 
 TAŞ FIRIN artık kullanıma hazırdır. Güle güle kullanın. Bir ustaya da bu anlatılan kısımları çok rahatlıkla yaptırabilirsiniz ama emeğinizle bir eser ortaya çıkarmak bu alanda uğraşmak size daha çok zevk verecektir. Şu fani dünyada sizden sonraki nesillere elinizin bir eseri kalsın.
Soru ve görüşlerinizi bizimle yorum kısmından paylaşabilirsiniz.
Kadir PANCAR 13/02/2014

Matematik Konuları ve Çalışma Planı

Özellikle sınava girmeden önce 11.sınıf yaz döneminde plan dahilinde çalışarak matematik YGS ve LYS konuları kapsamlı şekilde çalışılarak bitirilebilir. Bunlardan sonra okul döneminde de yine plan dahilinde sırayla, konu ve soru çözüm çalışması yapılarak sınava hazırlanılır. Geometri konuları da plana eklendiğinden her hafta hem matematik 1 (YGS) hem de matematik 2 (LYS) konuları çalışılıp haftanın belli günlerinde de ilgili haftanın geometri konusu çalışılarak sınava hazırlanılmış olur.


Matematik yaz tatili çalışma planını indirmek için tıklayınız. (YGS-LYS ve Geometri ortak dağıtım Haftalık olarak düzenlenmiş)

YGS Konularını ihtiva eden örnek çalışma planını indirmek için tıklayınız. (Tüm Derslerin konularını içeren haftalık bazda düzenlenmiş Eşit Ağırlıklı Sınıf düzeyine uygun örnek çalışma planı)

"Gençlere Mektup"

Gençlerimizin başarısı üzerine yazılmış, çok güzel bir yazıyı size sunuyorum. "Eğitimlerim esnasında gençlere soruyorum. 10 yıl sonra nerede olmak istiyorsunuz? 10 yıl sonra nerede yaşamak istiyorsunuz? 10 yıl sonra yaşam kalitenizin nasıl olmasını istiyorsunuz? Genellikle açık ve doyurucu cevap veremiyorlar. Bu soruların cevabını, herkesten daha çok siz biliyorsunuz. Nasıl mı? Hepinizin elinde bir kalem var. Bu kalemle geleceğinizin resmini çiziyorsunuz. Bu resmin güzel ya da çirkin olması sizin elinizde… İyi arkadaşlar edinerek, zamanınızı etkin kullanarak, öğrenmekten ve çalışmaktan mutlu olarak, sizi engelleyenleri hayatınızdan çıkararak ve en önemlisi de, “hayır” demeyi öğrenerek…
Başarıyı elde etmenin en iyi yollarından birisi, ben kimim? Sorusuna doğru cevap vermektir. Bu soruyu sorarak; güçlü yönlerinizi, zayıf yönlerinizi, fırsatlarınızı ve engellerinizi fark edebilirsiniz. Bu aşamadan sonra yapmanız gereken en sağlıklı yaklaşım, güçlü yönleri daha güçlü hale getirmek, zayıf yönlerin, engelleyici unsurlarını ortadan kaldırmaktır. Daha sonra fırsatlardan etkili yararlanmak ve olası engelleri aşmak için, doğru stratejiler belirlemek gerekir. 1982 yılında Endüstri Meslek Lisesi öğrencisi iken, üniversite sınavının benim için aşılması zor bir engel olduğunu anladım. Sınavda hangi alanlarda başarılı olabileceğimi inceledim. Sözel alanda Türkiye ortalamasına yakındım. Ancak, bu yakınlık bana üniversiteyi kazandıramazdı. Herkesin soru kaybettiği alanlar, benim başarısız olduğum alanlardı. Bu alanlara odaklaşarak, eksiklerimi kapattım ve başarıya ulaştım.
“Eğer yeni bir şey öğrenmeye başladığınızda, kolayca öğrenemiyorsanız, ne mutlu size. Siz normal bir insansınız.” Bu veciz sözü nerede ve kimden duyduğumu hatırlamıyorum ama, öğrencilik yıllarımda hep bana kılavuz oldu. İlk öğrenmeye başladığım her şeyde, sorun yaşadım.  Başarılı olmak için, öğrenilmiş çaresizliğe kapılmadan mücadele etmem gerektiğini düşündüm. Tembellik ve boş vermişlik çözüm değil,  hazin sonun başlangıcıydı. Ne zaman başarısız olsam, hep El_Cabir’i hatırladım. Matematiği öğrenemeyince medreseden kaçıp gider. Uzun süre yürüdüğü için yorulur. Bir kuyunun yanında dinlenmeye başlar. Kuyudan su içmek ister ama kova kuyunun dibine düşmüştür. Kovanın neden kuyuya düştüğünü anlamak için araştırma yaptığında, ilginç birşeyle karşılaşır. Urgan, kova kuyuya inip çıkarken, taşa sürtünür ve taş urganı keser. Bu yüzden kova kuyuya düşmüştür. El_Cabir der ki: Vay be! Taş, taş olduğu halde, urganı kesiyor da, benim aklım matematiği kesmiyor. Medreseye geri döner ve öğrenciliğe yeniden başlar. Daha sonra Cebir’in kurucusu olur.

Başarıda özgüven ve kendine inanmak önemli bir yere sahip. Ben başarabilirim… Bu söz, eğer inanılarak söylenmişse, başarının yarısı gerçekleşmiş demektir. Mutlaka başaracağım sözü ile desteklenmesi ve altının doldurulması gerekir. Başarının en büyük engellerinden birisi, saman alevi gibi olan tutum ve davranışlardır. Ani bir parlamayla başlanan daha sonra yelkenleri suya indirmekle sonlanan davranışlar, sizi sadece meşgul eder. Somut bir çıktısı ve elle tutulur bir başarısı olmaz.
Akademik başarının gizli sırlarından birisi, ders çalışmayı oyun haline getirmektir. Eğer ders çalışmayı görev haline dönüştürürseniz, mesaisi bitince işyerini terkeden memur gibi olursunuz. Yaşlı bir adam, emekli olunca küçük bir kasabada ev alır. Amacı sessiz ve sakin ortamda kitap yazmaktır. Sabah olduğunda büyük bir gürültüyle uyanır. Evin önündeki boş arazi, kasabadaki çocukların futbol sahasıdır. Gençlerin yanına gider ve antrenör olmak istediğini ve her oyuncuya günde 5 dolar ödeme yapacağını söyler. Çocuklar kabul ederler. Sıkı bir kondisyon ve antremandan sonra 5 doları öder. Daha sonra ekonomik sorunlarını bahane ederek, 1 dolara kadar günlük yaptığı ödemeleri düşürür. Bu olaya tepki veren kaptan, yaşlı amcaya şöyle söyler: Amca kusura bakma. 1 dolara burada top oynanmaz. Arkadaşlarını alıp orada ayrılır. Yaşlı adam, çocuklar için oyun olan futbolu göreve dönüştürmüştür ve futbolun tüm büyüsü ortadan kalkmıştır.
Gençlik yıllarında savaşçı olmak, başarıyı yakalamada önemli bir durumdur. Abraham Lincoln’ün hayatını incelerseniz, 52 yaşına kadar geçen sürede onlarca başarısızlık yaşadığını görürsünüz. Lincoln yaşadığı başarısızlıklara rağmen, asla vazgeçmeden mücadele etmiş ve 52 yaşında ABD’ye başkan seçilmiştir. Aynı durumu Edison’da, Pasteur’da da görebilirsiniz. Einstein’in okuldan başarısızlık nedeniyle ilişiğinin kesildiğini biliyor muydunuz? Einstein: Bana okuyamaz dediler. Ben de, atomu parçalayıp ellerine verdim sözü, mücadelenin ve yılmazlığın önemli örneklerindendir.
Başarısızlığa sebep aramayınız. Eğer sebep ararsanız, onlarca, yüzlere hatta binlerce neden bulabilirsiniz. Unutmayınız ki, bulduğunuz sebepler, sizin başarısızlık sorununuzu çözmez. Sadece geçici bir rahatlama yaratır. Eğer sebepleri buluyor ve başa çıkma stratejileri uyguluyorsanız, yönteminizi değiştirip farklı kaynaklara ulaşıyorsanız, muhtemelen başarıyı yakalayacaksınız demektir.

Ödül bekleyerek derse çalışmayınız. Ödül beklemek, kendi hayatınızla ilgili karar verecek olgunluğa ulaşmadığınızı gösterir. Çünkü başarı ve başarısızlık sizin ve geleceğinizle ilgilidir. Ödül bekleyerek yaptığınız her eğitimsel faaliyet, eğreti ve içselleştirilmemiş bilgi demektir. Öğrenmeyi ve öğrenmekten mutlu olmayı öğrenmeniz gerekir.Kendinize bir hedef belirleyiniz. Bu hedef, sizin yeteneklerinize, ilgilerinize ve gerçeklerinize uygun olsun. En önemlisi de ulaşılabilir olsun. Örneğin; Ben ilköğretim matematik öğretmeni olacağım. Ben avukat olacağım vb. Hedefinizi bir üst noktadan seçiniz ki, daha fazla çabayı ve mücadeleyi gerektirsin. 1968 kuşağının efsane bir sözü vardır. “İmkânsızı isteyin ama gerçekçi olun…”
Aklınızı besleyin. Okumadan, araştırma yapmadan, çaba sarfetmeden bilgi ve beceri sahibi olamazsınız. Çalışmadan bilgi sahibi olmaya çalışmak, bilgilerin vahiy yoluyla geleceğini beklemeye benzer. Hedeflerinize ulaşmak için çalışmanız gerekir. Yatarak büyüyen tek şey karpuzdur.  Önkoşullu öğrenmeleri öğrenmek, ilişkilendirmek ve bilgiyi hayata transfer etmek, başarılı olmanızda etkili yöntemler arasındadır. Her bireyin benliğinde aslan olduğunu farzedin. Aslanlardan birisi uyuz diğeri ise dinamik ve sürekli kükremektedir. Aslanı uyuz olan, uykucu, tembel ve arabesk bir hayatı yaşar. Aslanı kükreyen ise, sürekli dinamik, gözü açık ve zindedir. Başarı merkezlidir ve ilk önce kendisiyle rekabet etmektedir. Başarının parametrelerini kendisi belirler. Bir Kızılderili kabilesinde, yaşlı reisin beslediği iki tane köpek vardır. Köpeklerden birisi beyaz diğeri siyahtır. Beyaz köpek, aydınlığı, iyiliği, erdemi ve yüceliği; siyah köpek ise, kıskançlığı, saldırganlığı ve öfkeyi temsil ettiği varsayılır. İki köpek kavga eder. Çocuklar gidip, yaşlı reise hangi köpeğin kazanacağını sorarlar.  Yaşlı reis şöyle cevap verir: Ben hangisini beslersem… Uyuz aslan ya da kükreyen aslan herkesin benliğinde vardır. Hangisinin kazanacağına siz karar veriyorsunuz.
Tembeller daha çok yorulur. Hem öğrencilik hem de öğretmenlik yaşantımda edindiğim deneyimler, bana tembellerin daha fazla yorulduğunu gösterdi. Zamanını etkin yönetemeyen, ödevlerini zamanında bitiremeyen ve kendini düzenleyemeyen bireyler, işleri yetiştirmek için daha fazla çaba sarfetmek zorunda kalırlar. Birey, sürekli derse çalışarak başarılı olamaz. Eğlenmeye, dinlenmeye ve hayatın güzelliklerini yaşamaya da zaman ayırması gerekir. Ders zamanı eğlenen, dinlenme zamanı derse çalışan kişileri anlamak mümkün değil. ABD’de öğrenciler hafta içi yoğun olarak derse çalışıp araştırma yaparlar. Hafta sonu da, zamanlarının büyük bir kısmını eğlenerek ve dinlenerek geçirirler     
Sınırlarınızı zorlamanız gerekir. Sabit sınırlar içerisinde, kaldığınız sürece vasat bir başarı elde edersiniz. Aşılamayacak hiçbir engel yoktur. En büyük engel, bireyin kendisidir. Bir şişenin içerisine arı koyunuz. Şişenin dibini güneşe çeviriniz. Arı ölene kadar şişenin dibinde dönüp duracaktır. Çünkü, güneşe doğru gittiği zaman yönünü bulacağını sanır. Eğer bir engel sizin için aşılamayacak durumda ise; kendinizi, yönteminizi, bilginizi ve sorun çözme stratejinizi yeniden gözden geçiriniz.

Öğrenirken başkasından yardım almayınız. Yardım aldıkça bağımlılık artar ve yaratıcı zekânıza ipotek koyarsınız. Sizin için en büyük engel, yardım ve eleştiri tuzağıdır. Size yardım etmek isteyenlere teşekkür edip, öğrenmeye çalışınız. Eleştirenlerin tuzağına düşmeden, eleştiri yapılan konuda, savunma mekanizmalarınızı kullanmadan, doğruluğunu araştırıp, davranışlarınızı kontrol etmeye çalışınız.Çok çalıştığınız, çaba sarf ettiğiniz halde başarılı olamıyorsanız, muhtemelen siz onu çok fazla istememişsinizdir. Eğer istemiş olsaydınız, başarısızlığı yaratacak tüm dinamikleri ortadan kaldırmış olurdunuz. Bir Türk atasözü der ki: Taşıma suyuyla değirmen dönmez. Dışsal güdüleme araçlarıyla güdülenerek, başarıya ulaşamazsınız. Kendinizi içsel açıdan güdüleyiniz. Kendisini içten güdüleyen birey, kendi yakıtını üreten araç gibidir. Başkasına bağımlı kalmadan yol alır.
Çalışma ortamızı iyi düzenleyin. Dikkatinizi dağıtan faktörleri yok edin. Yatarak ve müzik dinleyerek derse çalışmayın. Cep telefonunu ve interneti kapatın. Hazırbulunuşluk düzeyinizi artırınız. İyi ders notu tutunuz. Başkasının ders notu ile sınavlara hazırlanmanız, başarı düzeyinizi düşürür. Tekrar edin ve öğrendiğiniz konuları farklı sorunların çözümüne uyarlayınız. İyi uyku, dersi derste öğrenme, derse odaklaşma ve yazarak çalışma başarıda etkili yöntemler arasında yer alır.
Sonuç olarak, kendinize iyi şeyleri layık görün. İyi ve değer sahibi arkadaşlarınız, dostlarınız olsun. İçinizdeki başarı güdüsünü sürekli zinde tutun ve güçlenmesini sağlayın. Farklılıklar yaratmaya çalışın. Özgün yaklaşımlar belirleyin. Taklit etmeyin. Değerlerinizi, diğerlerinden ayırın. Unutmayınız ki, bir daha dünyaya gelmeyeceksiniz. Hayatınızı etkili yaşayınız. Dik durunuz ve onurlu olunuz. Değerleriniz, inançlarınız milli ve evrensel bir duruşunuz olsun. Huzurlu, mutlu ve başarı dolu bir yaşam dileklerimle…"
Prof. Dr. Necati CEMALOĞLU
17 Mayıs 2015
http://www.kamudanhaber.com/genclere-mektup-makale,2837.html 

"Hak yolun Batıl Yolcuları"

Bugünkü Müslümanların ve islam dünyasının acı halini en güzel biçimde özetleyen bir yazıyı paylaşmak istiyorum.Diriliş Postası gazetesinden Yaşar Yavuz'un "Hak yolun Batıl ve Batıl yolun sadık yolcuları" isimli yazıyı istifadenize sunuyorum.

"Ulaşılmak istenen bir menzil olsun yeter ki…
Ve sen çıktığın o yoldan önce kendine bak ve sadık ol o yola!
Sen adımını attığın andan itibaren yar ve yardımcın Yaratan olur.
Hele bir de sadık yol arkadaşların varsa her adım bir duadır ki, eksikler tamam olur, karanlığın koyuluğunda gidilecek istikametin üstüne ayın şavkı vurup “buyur” der.
Hepimiz biliyoruz ki, uzun yıllardır Müslümanlar bu topraklarda yeniden var olma mücadelesi veriyorlar.
Bunu farklı zamanlarda farklı mücadele türleriyle denediler-deniyorlar.
Bazen davet çalışmalarıyla bazen adına demokrasi denilen yolla, bazen de şartlar gereği farklı mücadelelerle.
Mesele, çıkmaza giren bu dünya düzenine, İslam medeniyetiyle yeniden çıkış yolu oluşturmak.
Müslümanlar olarak yeniden bir kurtuluş kapısını aralamak…
Ancak bütün bunlarla beraber, hepimizin çok iyi bildiği ve her platformda konuştuğu iki konuda yanlış yaptığımızı düşüyorum.
Birincisi “Nebevi Hareket Metodu” (Rasulullah’ın (SAV) kendisine peygamberliğin gelişinden Rabb’inin huzuruna intikal edişine kadar geçen süre içerisinde izlediği yol).
İkincisi ise “Sünnetullah”. (Allah’ın kâinatı idare ederken koyduğu kurallar)
İsterseniz sizi şöyle bir geçmişe götüreyim.
Bundan yaklaşık 1500 sene evvel, Allah’ın Resulü Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın dünyaya hediye ettiği Asr-ı Saadet’i hilafet dönemine kadar bir gözünüzün önüne getirin.
İlk vahiy, yanındakilerin şaşkınlığı, vahyin kabulü, aile içinde ibadet, gizli davet, vahyin açıklanması, açık davet, açık ibadet, batılı gizli inkâr, batılı açıktan inkâr, batılın vahyi yalanlaması, inanların ve inkar edenlerin arasındaki sözlü sataşma, batılın sözlü tehdidi, fiili baskı, işkence, sürgün, Medine, cihat ve fetih…
Bu süreç, “Nebevi Hareket Metodu”nun kendisidir.
Dahası tüm bu yaşanılanlar, Sünnetullah’ın, yani Allah’ın koyduğu kurallara paralel devam etmiş ve sonuç bulmuştur.
İslam’ın aydın âlim ve düşünürleri yukarda bahsetmiş olduğum 1500 sene önce bu metodu bugün pekâlâ farklı yöntemlerle devam ettirebilirler.
Ancak olmazsa olmazı olan tek şey vahiydir.
Yani Kur’an’dır, İslam’dır, haktır, adalettir.
Çünkü vahiy, hem götüreni hem de götürüleni temizler.
Bugün de gerek dünyada gerek Türkiye’de 1900’lı yıllarda, Batılılar tarafından işgal edilen İslam topraklarında “yeniden diriliş” için başlatılan mücadelede buna benzer bir yol takip edilmiştir.
Ancak takip edilen bu yolda bu metot sonuna kadar işlenmemiş ve devam ettirilmemiştir.
Elbette bu devam ettirilmeme tek taraflı değildir.
Batılı güçler bu metodun devamının nereye çıkacağını ve neler getireceğini çok iyi bildikleri için bir yerden sonra müdahale etmişlerdir.
Müslümanlar ise bu metoda yapılan müdahaleye karşı dik duramamış, ısrarcı davranamamış ve tabiri caizse dokuzuncu basamaktan sonra geri dönmüşlerdir.
Yani pes etmişlerdir.
Pes etmek, geri dönmek ve kaybetmek demektir.
Yani sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde yine Sünnetullah işlemiştir.
Bugünden sonra Müslümanların artık kendine gelmeleri ve yoldan çok yolcuyu sorgulamaları gerekmektedir.
Kısacası sorun yolda değil, yolcudadır.
Öyle olmamış olsaydı, bugün dünyada birçok batıl dava, düzen ve devletin hüküm sürmesi mümkün olabilir miydi?

Zira nice batıl davalar, yolcuları sadık olduğundan dünyada başarıya ulaşmışlardır.

Dünyanın var oluşundan kıyamete kadar Sünnetullah işlemeye devam edecektir.

Bu Allah’ın açık bir vaadidir.
Tıpkı hak olan bir davanın yıllardır başarıya ulaşmamasının sebebinin yanlış ve yamuk yolculardan kaynaklanmış oluşu gibi.
O halde etrafımıza bir daha dönüp bakalım!
Yolcuların sinesinde hangi sevda taşınıyor, ona dikkat edelim!
Çünkü imtihana muhatap olanlar yolculardır."
Yaşar YAVUZ-14.06.2015 
http://www.dirilispostasi.com/hak-yolun-batil-ve-batil-yolun-sadik-yolculari/

Bunu mu istiyorsunuz?

• Çocuğunuz;
– Varsın, bir çivi bile çakamasın…ama, dersleri iyi olsun.
– Varsın, omuzlarda cenaze taşıyanlara bön bön baksın…ama, matematiği düzgün olsun.
– Varsın, evin çalan telefonuna cevap veremesin…ama, notları yüksek olsun.
– Varsın, eve gelen misafirlerinizle üç kelime konuşamasın…ama, fen lisesine gitmiş olsun.
– Varsın, ağlayan bir çocuk görünce ona gülsün…ama, sınıfın birincisi olsun.
– Varsın,kendisinin fazladan harçlığı olduğu halde; kantinden simit alamayan çocuklarla alay etsin…ama, öğretmenlerinin gözdesi olsun.
– Varsın, başını okşayıp hatırını soran bir yetişkine dönüp; “ Ya siz nasılsınız efendim…” diyemesin…ama, yabancı dili mükemmel olsun.
– Varsın, oyun arkadaşları olmasın…ama, sınavlarda “on” çeksin.
– Varsın;
– Taziye nedir,bilmesin,
– Başın sağ olsun ne demek, anlamasın,
– Geçmiş olsun kime denir,niçin denir, haberi olmasın,
– Uğurlar olsun, ne anlama gelir farkında olmasın,
– Ama… karneleri süper olsun.
– Evet…varsın, tek dostu olmasın…ama, iyi gelir getiren bir mesleği olsun…öyle mi…

• Bu çocuğu bu hale nasıl mı getirdiniz:
– Bandı üç ay geriye sararak, çocuğunuzla “nelerden ibaret” olan iletişiminizi dinlemek ister misiniz;
– “Oğlum, çıkar üstünü-başını…doğru derslerinin başına…
– Kızım, öğrenemedin gitti şu işi…hafta içi sokak-mokak yasak…
– Ne gezmesi…sen önce ödevlerini bitir.
– Oyun mu…gelmeyeyim yanına…
– Geçen dönemin berbat karnesini unuttuğumu sanma…
– Birazdan tek tek bakacağım ödevlerine…
– Yavrum, bıktım ama her akşam ders çalış demekten…
– Şu odanın hali ne küçük bey…
– Hayır efendim…siz de ana-baba olunca her akşam bol bol televizyon izlersiniz…
– Haftaya veli toplantısı var biliyorsun değil mi küçük hanım…
– Çocuklar…kesin şamatayı da elime sopa almayayım…
- Çocuğunuzla bilmem ama,bu tarzınızla kimseyle iletişim kuramazsınız.
• Mesela, çocuğunuz hakkında şunları hiç merak ettiniz mi:
– Elinin neye yatkın olduğunu,
– Gönlünün neler arzuladığını,
– Dilinin neye uyumlu olduğunu,
– Gözlerinin zevkini,
– Hangi oyunlardan hoşlandığını,
– Neleri “merak” ettiğini,
– Arkadaşları ile en çok hangi oyunları oynadıklarını,
– Hangi oyunlarda başarılı olduğunu,
– Futbolla ilgisini, basketle arasını, satrançla havasını…hiç merak ettiniz mi acaba.
– Bisiklet sürmeyi öğrenip öğrenmediğini,
– Resim dersiyle ilgisini,
– Müzikle arasını…hiç mi sormadınız…

• Öyleyse çocuğunuzla:
– Ayağı yere basan bir iletişim kuramazsınız.
– Her sözünüze tepkili olması,
– Lafı ağzınıza tıkaması,
– Bazen de sizi terslemesi,

– Hayallerinizin suya düşmesi…hep bundandır…canım kardeşim.
Üstün DÖKMEN

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler