Daniel Bernoulli

Daniel Bernoulli (8 Şubat 1700 – 17 Mart 1782) İsviçreli matematikçi ve fizikçidir. Bernoulli ailesindeki ünlü matematikçilerdendir. Özellikle matematiği akışkan mekaniği alanına uyarlamasıyla bilinir. Olasılık ve istatistik alanındaki çalışmalarıyla bu alanların gelişimine öncülük etmiştir. İsmi, 20. yüzyılın iki önemli teknolojisinin çalışmasının altında yatan matematiği tanımlayan Bernoulli İlkesi ile bütünleşmiştir. Bahsi geçen bu iki önemli teknoloji karbüratör ve uçak kanadıdır.Daniel Bernoulli Groningen, Hollanda’da matematikçileri ile ünlü bir ailede dünyaya geldi. Bernoulli ailesinin kökenleri o zamanlar İspanyol Flemenki sınırları içinde kalan Antwerp’e dayanmaktadır ancak buradan İspanyolların Huguenot zulmünden kaçmak için göç etmişlerdir. Kısa bir süre Frankfurt’ta yaşadıktan sonra İsviçre’nin Basel kentine yerleşmişlerdir. 
Daniel, Jacob Bernoulli’nin (Kalkülüsün ilk geliştiricilerindendir) oğlu Jakob Bernoulli’nin (Olasılık kuramını ilk keşfeden kişidir.) yeğeni ve Johann II’nin büyük kardeşidir. Daniel Bernoulli, W. W. Rouse Ball tarafından “ Genç Bernoulliler arasında en yetenekli olanıdır.” Şeklinde tanıtılmıştır. Babası Johann ile arasında kötü bir ilişkisi olduğu söylenir. Baba ve oğlunun bilimsel bir yarışmada birinciliği paylaşmaları üzerine Johann oğluyla eşit tutulmanın “utancına” dayanamamış ve oğlunu evden atmıştır. Johann Bernoulli ayrıca Daniel’in Hydrodynamica adlı eserinden bazı fikirleri çalmış ve tarihini Hyrodynamica’nın yayım tarihinden önce gösterdiği Hydraulica adlı eserinde yayımlanıştır. Daniel’in uzlaşma çabalarına rağmen babası bu kininden ölümüne dek vazgeçmemiştir. Daniel yedi yaşındayken kardeşi Johann II Bernoulli doğdu. Okul çağına geldiğinde babası Johann Bernoulli ona işletme okuması yönünde tavsiyede bulundu. Ancak Daniel babasının bu teklifini reddetti çünkü o matematik alanında eğitim almak istiyordu. Daha sonra babasının isteğini de yerine getirerek işletme eğitimi de aldı ardından babası Johann Bernoulli oğluna tıp eğitimi alması yönünde istekte bulundu ve Daniel bu isteği ancak babasının ona özel olarak matematik öğretmesi şartıyla kabul etti. 
Daniel Basel, Heidelberg, Stasbourg şehirlerinde tıp eğitimi aldı. 1721 yılında anatomi ve botanik alanında doktora derecesini elde etti. Daniel Bernoulli, Euler ile yakın arkadaştı. 1724 yılında matematik profesörü olarak St. Petersburg’a gitti ama burada mutlu olamadı ve geçirdiği bir hastalık 1733 yılında oradan ayrılmasına neden oldu. Daha sonra oldukça tıp, metafizik ve doğa felsefesi alanlarında ölümüne dek oldukça başarılı bir hayat sürdüğü Basel Üniversitesi'ne döndü.Bernoulli’nin ilk matematiksel çalışması Exercitationes (Matematiksel Egzersizler) 1724 yılında Goldbach’ın yardımı ile yayımlanmıştır. İki yıl sonra bileşke hareketi dönüş hareketi ve öteleme hareketi şeklinde ayrılarak çözümlenmesi konusunda ilk çalışmalara imza attı. Başlıca eseri olan Hydrodynamica, 1738 yılında yayımlanmıştır. Bu eser tüm sonuçların tek bir prensibe bağlı olacak şekilde ayarlanması ile Joseph Louis Langrange’ın Méchanique Analytique adlı eseri ile benzerlikler taşır. Tüm sonuçların bağlandığı bu tek prensip enerjinin korunumu prensibidir. Bu eseri gelgitler teorisi üzerine Euler ve Colin Maclaurin’in raporları ile birleşik bir rapor takip etti. Daniel, bu rapor üzerine Fransız Akademisi tarafından ödüle layık görüldü. Bu üç rapor Isaac Newton’ın Philosophiae Naturalis Principia Mathematica’sı ve Pierre-Simon Laplace’ın araştırmaları arasında kalan sürede bu konuda yapılan tüm çalışmaları içeriyordu. Bernoulli ayrıca başta titreşen telleri içerenler olmak üzere çeşitli mekanik problemleri üzerine makaleler yayımladı. 
Bernoulli ve Euler beraber çalışarak sıvıların akışı hakkında daha çok keşifte bulunmaya çalıştılar. İkili, özellikle kanın akış hızı ve basıncı arasındaki ilişki üzerine yoğunlaştılar. Bu ilişkiyi gözlemlemek için Daniel, ucu açık bir pipetle yüzeyi delinmiş bir boru kullandı ve pipetteki sıvının yüksekliğinin sıvının borudaki basıncı ile ilişkili olduğunu ortaya çıkardı. Bu keşfin ardından tüm Avrupa’daki hekimler hastalarının kan basıncını sivri uçlu tüpleri hastanın damarlarına batırarak ölçmeye başladı. Bu yöntem İtalyalı bir doktorun daha acısız bir yöntem keşfetmesine kadar 170 yıl boyunca kullanımda kaldı. Ancak, Bernoulli’nin basınç ölçme yöntemi uçağın üzerinden geçen havanın hızını ölçmek için modern havacılıkta hala kullanılmaktadır. Keşiflerini daha ileriye taşımak için Daniel enerjinin korunumu üzerine yaptığı ilk çalışmalara geri döndü. Hareket eden bir cisim kütle kazandıkça kinetik enerjisini potansiyel enerjisi ile değiştirir. Dainel benzer bir şekilde hareket eden bir sıvının kinetik enerjisini basınç ile değiştirdiğini fark etti. Bu kuraldan, eğer bir akışkanın hızı artarsa basıncı azalır sonucu çıkmaktadır. Bu kural hava taşıtlarının kanatları tasarlanırken kullanılmıştır. Kanat üst kısmında havanın hızlanmasını ve bu sebeple basıncının azalmasını sağlayacak bir alana sahip olarak üretilir. Bu basınç farkı sayesinde kanat yukarı doğru yükselir.
Daniel Bernoulli ayrıca 1738 yılında yayımlanan Specimen theoriae novae de mensura sortis (Yeni Bir Teorinin Risk Ölçümü Altında Açıklaması) eserin de yazarıdır. Sansürlü bilgi içeren istatiksel problemlerin analizine yönelik ilk çalışmalar 1766 yılında çiçek hastalığı ve ölüm oranları bilgileri analiz edilerek aşının faydasının gösterilmesi amacıyla Bernoulli tarafından yapılmıştır.Hydrodaynamica adlı eserinde gazlar için kinetik kuramın temellerini atmış ve bu fikri Boyle yasasını açıklamak için kullanmıştır. Euler ile elastiklik üzerinde çalışmış ve Euler-Bernoulli ışın eşitliğini oluşturmuşlardır. Bunların yanı sıra Bernoulli prensibi aerodinamik alanında büyük bir öneme sahiptir.

İslamda Doğruluk (sıdk)

Doğruluk; düşüncede, sözde, niyette, iradede, azimde, vefâ ve amelde doğruluk şeklinde tezâhür eder. Öte yandan, düşünce ve eylem birliği doğruluğun esasıdır. "Doğruluk; kişinin inanç,niyet ve düşüncelerinde,işlerinde,söz , iş ve davranışlarında, hakikate adalete ve gerçeğe uygunluktur. "(Hökelekli) şeklinde de tanımlanmıştır. Kur'ân-ı Kerim’de, doğruluğa dair birçok âyet-i kerime yer almaktadır. 


Bir ayet-i kerimede:
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ".... Emrolunduğun gibi dosdoğru ol..."(Hûd, 11/112; eş-Şûrâ, 42/15) buyurularak Hz. Peygamberin şahsında Müslümanların da doğru olmaları istenmektedir. Allah Teala, müminlerin kendisinden korkmalarını (saygılı olmalarını), sözlerinde olduğu kadar özlerinde de doğru olmalarını emretmektedir. Yüce Allah, hâlis kullarını azmış şeytanın şerrinden korumaktadır. Sözünde doğru olması için uyarılan müminler, doğrulukları karşılığında cennet'e gireceklerdir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Fussilet suresinde bu gerçeğe şu şekilde dikkat çekilmiştir.
إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ
"Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki'' Korkmayın, üzülmeyin, size va'dedilen cennetle sevinin" (Fussîlet Suresi, 41/30)
Doğrulukla ilgili nazil olan diğer bir takım ayetlere göz atarsak;
**Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun! TEVBE-119
**Ey kitab ehli! Dîniniz hakkında haddi aşmayın! Allah'a karşı haktan (doğrudan, gerçekten) başka bir şey söylemeyin. NİSA-171
**Ve ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam ifa edin (yerine getirin)! Doğru olarak ve adaletle (doğru ölçü ile) tartın! İSRA-35
**Ey iman edenler, Allah'a karşı takva sahibi olun ve sedîd (doğru) söz söyleyin! AHZAB-70
**Allah dedi ki: "Bu doğrulara doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için içinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk' budur." (MAİDE-119)
Doğruluğun karşısında yalancılık, dalâlet gibi vasıflar yer almaktadır. Muttakiler asla yalan söylemezler. Hz. Peygamber, "el-Emîn" olarak tanınmıştı. Müminler söz söylerken doğruyu söyler, gereksiz yere konuşmaz, kötü söz söylemezler; ya hayır konuşurlar yahut susarlar. Doğruluk Peygamber'lerin ahlâkıdır; Diğer peygamberler gibi Hz. Peygamber (s.a.s.)’in en önemli vasıflarından biri doğruluk üzere olmasıydı. O, Hud suresinde geçen "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayeti indikten sonra "Hûd sûresi beni kocalttı" buyurmuş ve böylece dinimizde doğruluğun ne denli önemi haiz olduğunu göstermiştir.Tam doğru, yani sıddık olabilmek için:1- Doğru sözlü olmalıdır. Zaruret olmadıkça tarizli ve imalı konuşmamalıdır. 2- Doğruluk için “niyette ihlas” şarttır. 3- Azminde doğru olmalı ve verdiği sözde durmalıdır. Mesela, (Allahü teâlâ bana şu malı verirse veya şu makama geçersem, şu hizmeti yaparım) diyen kimse, o mala veya o makama sahip olunca, zaruretsiz sözünde durmazsa, azminde doğru değildir. 5- Doğru iş yapmalı bütün işlerinde doğru olmalıdır. İçi ile dışının bir olması adalettir. İçi dışına uymayan insana sadık denmez. Hadis-i şerifte, (Kalbi doğru olmayanın imanı doğru olmaz. Dili doğru olmayanın da kalbi doğru olmaz) buyruldu.Doğru sözlülüğün mukabili yalancılıktır. **Yalancılık ise kötü bir huy ve münafıklık belirtisidir. Mü'min yalan konuşmaz ve yalan ile iş yapmaz. Mümin, her hatayı işleyebilir ancak, hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez. Doğru ile yalan, biri diğerini çıkarıncaya kadar kalbde mücadele eder. İçi dışına, sözü işine uymamak, nifak alametidir. Nitekim Peygamber Efendimiz(s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde “Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.” (Buhârî,  Müslim,  Tirmizî) buyurarak münafık olanların temel vasıflarını açıklamıştır. Bu hadis-i şerifte geçen yalan, Nifakın esas alametlerindendir. Ashab-ı kiram nezdinde yalandan daha kötü bir şey yoktur. Çünkü, onlar, yalanla imanın bir arada bulunamayacağına inanmış ve buna göre hayatlarını devam ettirmişlerdir.
   **Yalan söylemek haramdır. Yalan söylemek ancak üç yerde caiz olur.Harpte zafer kazanmak için, iki Müslümanın arasındaki kırgınlığı barıştırmak için ve hanımı ile iyi geçinmek için.Meşayıhı Kiram bu yerlerde yalan söylemek caiz olsa bile yine yalana yeltenmeyerek yalan yerine sözün manasını değiştirerek, doğru söylemeyi tercih etmişlerdir. Mesela  Muaz b. Cebel hazretleri, vazifesinden dönünce, eşi “Bu kadar çalıştın, zekat topladın, bize ne getirdin?” dedi. O da, “Beni gözeten vardı, bir şey getiremedim” diye cevap verdi. O, bu sözle Allah Teâlâ’yı kastetti. Eşi ise, Hz. Ömer’in onu kontrol eden birini gönderdiğini sandı. Eşi, Hz. Ömer’in evine gidip, kızarak, “Muaz, Resulullahın ve Ebu Bekr-i Sıddıkın yanında emin idi. Siz niçin onun peşine adam takıyorsunuz?” dedi. Hz. Ömer, Hz. Muaz’dan işin aslını öğrenince güldü ve eşine vermesi için ona bir miktar hediye verdi.
Doğruluk ne kadar önemli ise doğru insanlarla beraber olmakta o kadar önemlidir. Yaşam yalnız başına geçirilebilecek tarzda yaratılmamıştır. Birliktelik kaçınılmazdır. Bu birlikteliklerin en güzel şekilde devam edebilmesinin yolu ise doğruluktur.Doğruluk hayatın temel ilkesidir. Dünya hayatının güzel bir şekilde geçirilmesine vesiledir. Doğru sözlü olmayanların, işlerinde doğru çalışmayanların aile yaşantısında doğru davranışlar sergilemeyenin sonu hüsranlıktır.Ticari hayatta doğruluk ise ticari canlılığın devam etmesinin en önemli sebebidir. Yalan üzerine bina edilmiş ticari hayatta, ne esnaf nede müşteri bir fayda elde edemez. Müşteriyi aldatan esnaf aslında kendisini aldatmış demektir.Arkadaşlık ilişkileri ise yine doğrulukla sürdürülebilmektedir. Yalancılarla arkadaş olmayı kimse istemez. Doğru sözlü olmayanların zararlarının mutlaka bir gün kendimize dokunacağını  bilmemiz bize doğruluğun önemini daha iyi ifade edecektir.
Sözümüzü peygamber efendimizin sözü ile noktalayalım: “Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse,  Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez. (Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 1244) Yüce Rabbim bizleri özü ve sözü doğru olanlardan eylesin. Her işimizde sadıklardan olabilmeyi ve bu şekilde anılabilmeyi bizlere lütfetsin.
Kadir PANCAR
01/12/2014

Başvurulabilecek Bazı Hadisler:
عَن ابْنِ مَسْعُودٍ رضي اللَّه عنه عن النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إِنَّ الصَّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الجَنَّةِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ ليصْدُقُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقاً ، وإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الفجُورِ وَإِنَّ الفجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّاباً ».
Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki (sözde ve işte) doğruluk iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır. ”(Buhâri, Edeb, 69 (VII, 95); Müslim, Birr, 103–105 (III, 2012-2013).)

  عَنْ أبي عمرو ، وقيل أبي عمْرة سُفْيانَ بنِ عبد اللَّه رضي اللَّه عنه قال: قُلْتُ : يا رسول اللَّهِ قُلْ لِي في الإِسلامِ قَولاً لا أَسْأَلُ عنْه أَحداً غيْركَ . قال: « قُلْ : آمَنْت باللَّهِ: ثُمَّ اسْتَقِمْ ».
Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:– Yâ Resûlallah! Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:– “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” buyurdu. (Müslim, İmân, 62 (I, 65).) 

عَنْ أبي مُحَمَّدٍ الْحَسنِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ أبي طَالِبٍ ، رَضيَ اللَّهُ عَنْهما ، قَالَ حفِظْتُ مِنْ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « دَعْ ما يَرِيبُكَ إِلَى مَا لا يَريبُكَ ، فَإِنَّ الصِّدْقَ طُمأنينَةٌ، وَالْكَذِبَ رِيبةٌ ».
Ebû Muhammed Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib radıyallahu anhümâ şöyle dedi:Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den: “Şüpheliyi bırak, şüphe vermeyene bak. Zira gönül, (sözde ve işde) doğrudan huzur, yalandan kuşku duyar” buyurduğunu belledim. (Tirmizî, Kıyâmet, 60 (IV, 668).) 

عنْ أبي هُريْرة رضي اللَّه عنه : قال قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « قَارِبُوا وسدِّدُوا ، واعْلَمُوا أَنَّه لَنْ ينْجُو أحدٌ منْكُمْ بعملهِ » قَالوا : ولا أنْت يَا رسُولَ اللَّه؟ قال : « ولا أَنَا إلا أنْ يتَغَمَّدني اللَّه برَحْمةٍ منْه وَفضْلٍ ».
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “(İşlerinizde) orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiç biriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez. ” Dediler ki:– Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah’ın elçisi?– “(Evet) ben de kurtulamam. Şu kadar var ki Allah rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka!”(Müslim, Münâfikîn 76, 78 (III, 2170-2171).)
  
  عَنْ أبي ثَابِتٍ ، وقِيلَ : أبي سعيدٍ ، وقِيلَ : أبي الْولِيدِ ، سَهْلِ بْنِ حُنيْفٍ ، وَهُوَ بدرِيٌّ ، رضي اللَّه عنه ، أَن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ سَأَلَ اللَّهَ تعالَى الشِّهَادَة بِصِدْقٍ بَلَّغهُ اللَّهُ مَنَازِلَ الشُّهدَاء ، وإِنْ مَاتَ عَلَى فِراشِهِ.
Ebû Sâbit, Ebû Saîd ve Ebû Velîd künyeleriyle tanınan ve Bedir mücâhidlerinden olan Sehl İbni Huneyf radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“Bütün kalbiyle şehid olmayı isteyen kişiyi Allah, yatağında ölse bile, şehidler mertebesine ulaştırır. ”(Müslim, İmâre 157(II, 1517).)


عن أبي خالدٍ حكيمِ بنِ حزَامٍ . رضِيَ اللَّهُ عنه ، قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « الْبيِّعَان بالخِيارِ ما لم يَتفرَّقا ، فإِن صدقَا وبيَّنا بوُرِك لهُما في بَيعْهِما ، وإِن كَتَما وكذَبَا مُحِقَتْ بركةُ بيْعِهِما ».
Ebû Hâlid Hakîm İbni Hizâm radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Satıcı ve alıcı (söz kesip) pazarlığı bitirdikten sonra birbirlerinden ayrılmadıkça alış–verişi bozup bozmamakta serbesttirler. Eğer onların her biri karşılıklı olarak doğru söyler (mal ile paranın durumunu olduğu gibi) açıklar ise, alış–verişleri bereketli olur. Yok eğer gizler ve yalan beyânda bulunurlarsa, alış–verişlerinin bereketi kalmaz.”( Buhârî, Büyû’ 19, 22, 44, 46 (II, 10-11-17-18);  Müslim, Büyû’ 47 (II, 1164).)

أربع خلال من كن فيه كان منافقا خالصا: من إذا حدث كذب، وإذا وعد أخلف، وإذا عاهد غدر، وإذا خاصم فجر. ومن كانت فيه خصلة منهن كانت فيه خصلة من النفاق حتى يدعها
    "Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse katıksız münafık olur. Kimde bunlardan bir şey bulunursa -onu bırakıncaya kadar- kendisinde nifaktan bir haslet var demektir. (Bunlar): Konuştu mu yalan söyler, söz verirse sözünde durmaz, va'dederse va'dinden döner, bir dava ve duruşma esnasında haktan ayrılır:"( Buhari, İman, 24 (I, 14); Müslim, İman, 25 (I, 78))

 عن عبد الله بن عامر أنه قال:دعتني أمِّي يوماً ورسول الله -صلى الله عليه وسلم- قاعدٌ في بيتنا فقالت: ها تعال أعطيك. فقال لها رسول الله -صلى الله عليه وسلم-: "وما أردت أن تعطيه؟"  قالت: أعطيه تمراً. فقال لها رسول الله -صلى الله عليه وسلم-: "أما إنك لو لم تعطيه شيئاً كتبت عليك كذبةٌ".
Abdullah b. Âmir (r.a.) anlatıyor: "Rasulüllah (s.a.v.) evimizde bulunduğu bir günde annem beni yatıştırmak için:  – ‘Yavrum, gel sana bir şey vereceğim’, diye beni çağırdı. Peygamber efendimiz anneme: – ‘Çocuğa ne vermek istedin?’ diye sordu. Annem:  -‘Hurma vermek istedim’, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: -‘Eğer bir şey vermeseydin (de çocuğu aldatmış olsaydın) sana bir yalan günahı yazılırdı’, uyarısında bulundu.( Ebû Davud, Edep, 88 (V, 265).)
 
قال النبي صلى الله عليه وسلم: (ألا أنبئكم بأكبر الكبائر). ثلاثا، قالوا: بلى يا رسول الله، قال: (الإشراك بالله، وعقوق الوالدين وجلس وكان متكئا، فقال - ألا وقول الزور). قال: فما زال يكررها حتى قلنا: ليته يسكت.
     Hz. Peygamber (s,a.v.)" ‘Büyük günahların en büyüğünü size haber vereyim mi?’ buyurdu. dinleyenler: ‘Evet, bildir, ey Allah'ın Resûlü’, demeleri üzerine, Peygamber efendimiz: – ‘Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya karşı gelmek’, buyurdu. Sonra da yatmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve: ‘İyi dinleyin, bir de yalan şahitliğidir’, buyurdu. Bu sözü durmadan tekrar ediyordu. Orada bulunanlar:  -‘Keşke sükut buyursalar’, dediler” (Buhari, Şehâdet, 10 (III, 152); Müslim, İman, 38 (I, 91).)
 
عن أبي هريرة؛ أن رسول الله صلى الله عليه وسلم مر على صبرة طعام. فأدخل يده فيها. فنالت أصابعه بللا. فقال "ما هذا يا صاحب الطعام؟" قال: أصابته السماء. يا رسول الله! قال  " أفلا جعلته فوق الطعام كي يراه الناس؟ من غش فليس مني".
Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre, şöyle demiştir: "Peygamberimiz bir gün bir ekin yığınına uğramış; mübarek elini onun içine daldırmış da parmaklarına ıslaklık dokunmuş. (Yani ekinin üstü kuru altının ise yaş olduğunu görmüş) Bunun üzerine ekin sahibine: – Bu ne? diye sormuş. Ekin sahibi: – Onu yağmur ıslattı, ey Allah'ın Resulü, deyince, Peygamberimiz: -‘O ıslak kısmı insanların görmesi için onu ekinin üstüne koysa idin ya. Aldatan benden değildir,’  buyurdu.”( Müslim, İman, 43 (I, 99).)

Nefs ve Mücahede

Gayret sarfetmek, çabalamak, çalışmak, mânâsındaki Arapça "cehd" fiili kökünden türeyen "mücahede" "gayret etti, çabaladı" fiilinin mufāˁalaͭ vezninde  masdarı olup, mücāhada  مجاهدة " cihat etme, gayret ve çaba gösterme”, “zorluklara göğüs germe”, “düşmanla savaşma” gibi anlamlara gelir. İslamî terim olarak mü'minin Allah yolunda öncelikle dinine harb edenlerle savaşması onlarla her yoldan mücadele etmesi anlamına geldiği gibi kişinin kendi nefsinin isteklerine boyun eğmemesi için verdiği uğraş ve nefs terbiyesi anlamlarını ihtiva etmektedir. Mücahede kelimesini izah etmeden önce “nefs” kelimesinin anlamını ve mefis terbiyesi yolları hakkında kısaca malumat verelim.
Nefs kelimesi, yirmiyi aşkın anlamda kullanılmaktadır. Ruh, can, kan, benlik, iç, kalb, büyüklük, yücelik, irade gibi anlamlara gelen nefs kelimesi genel olarak iki manada kullanılır. Birinci olarak Kur'an-ı kerimde, “Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut, 57) ayetinde de belirtildiği gibi maddi beden, ceset ve maddi istek ve arzuların kaynağı manalarında kullanılmıştır. İkinci manası olarak da “…Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.” (Yusuf, 53) anlamında dine uymayan Allah’ın yasakladığı her türlü isteklerin kaynağı olarak kullanılır. Nefis; insanın kendisi, özü, cismaniyeti, bedeni ve mahiyeti demektir. İnsan ruh ve beden kavramlarından oluşan şerefli bir varlıktır. Nefis, insanın bedenini simgeleyen hayvanî tarafının adıdır. Nefis; insanın yemek, içmek, çoğalmak, uyumak gibi hayvani istek ve arzularını yerine getirilmesi için yaratılmıştır. Yani nefis bu yönüyle insanın fıtrî vazifelerinin yerine getirilmesine vesile olur. Nefis, aynı zamanda her türlü şerrin kaynağı, kötülüğün temelinin de adıdır. Nefis, duyguların ve kabiliyetlerin yerleştiği bir zemindir. Bedenin manevî âlemdeki geniş bir bölümünü nefis oluşturmaktadır. Duygular, hisler nefse takılmıştır. Nefis; akıl, öfke, görme duyusu gibi kuvvelerin zemini olmuştur.
Nefis, ruhun bedende tutunma sebebidir. Nefis insanın yaşaması, hayatını sürdürebilmesi, yemesi, içmesi, çoğalıp üremesi ve nihayetinde Yaratanını bilmesi için yaratılmıştır. Ruhun bu vazifeleri yerine getirebilmesi için bir zemin gereklidir. Nefis, bu kanuna insan bedeninde manevî bir mekân teşkil etmektedir. Nefis olmadan ruh bedende tutunamaz. Yani nefis ruhun bedende devamlılığını sağlayarak bütün bu faaliyetlerin yapılmasına vesile olur.
Nefsin nurâni ve zulmâni perdeleri vardır. Kişinin, nefsini bu perdelerden kurtarabilmesinin yolu, öncelikle nefsiyle cihad etmesi, ona muhalif davranması ve onun kötü istek ve arzularına boyun eğmemesidir. Zira kul ile Rabbi arasındaki en kaim perde nefsin şer olan istekleridir. Nefs mertebe olarak 7 kısıma ayrılır. Nefsin bu kısımları, en alt tabakadaki mücrim bir insandan, en kamil manadaki ulvi bir insana kadar olan süreçteki nefsin geçireceği aşamalarının ortak ismidir. Nefs belli başlı olarak; 1-Nefsi Emmare, 2-Nefsi Levvame,3-Nefsi Mülhime, 4-Nefsi Mutmainne, 5-Nefsi Radiyye, 6-Nefsi Marziyye,7-Nefsi Kamile isimlerinde yedi tabakaya ayrılır. Nefs-i Emmare; Kısaca insana daima kötülüğü emreden ve bundan zevk alan nefise verilen isimdir. Nefs-i emmâre, Kuran-ı Kerim’de Hz. Yusuf (a.s) şahsında tüm insanlığa hitaben şöyle tanıtılmıştır. “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.”(Yusuf Suresi, 53) âyet-i kerîmede mübalağa sıgası ile “emmâretün” şeklinde gelmesi ile “Kötülüğü şiddetli emreden” mânâsı vardır. Nefs teskiyesi ve nefsin terbiyesi kademelerinden ilkidir. İnsanların çoğunluğunun sahip olduğu nefis olduğundan "Nefsi natıka" olarak da isimlendirmiştir. Bu nefsin eserinden kibir benlik, hırs, şehvet, kıskançlık, cimrilik, kin, intikam, hiddet gibi huylar çıkar. Peygamber efendimiz nefsi emare hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Senin düşmanlarının en düşmanı, en şiddetlisi iki tarafın arasında bulunan nefsindir.( Kenzul Hakaik, Beyhâki) Nefs-i Levvâme; Kötülük yaptığında bundan pişman olup af dileyen nefise verilen isimdir. İnsanın nefsi, yapılan tövbeyle nefsi emareden kurtularak bu mertebeye çıkar. Bu nefs sahibi, günah işlediğinde pişman olup tevbe eder, kendisini kınar, yapmamak için karar verir. Fakat günah önüne gelince duramaz, yine içine düşer. Sonra pişman olur. İyilik ve kötülük arasında gider gelir. Kendini beğenme, çekişme, gizli riya, makam ve şehvet tutkusu gibi nefs-i emmârenin bazı vasıfları bu mertebede de bulunur. Fakat nefs hakkı hak; batılı batıl görür. Yine bu nefs sahibi kişi kendisinde günah işleme özelliği devam ettiğinden devamlı Allah huzurunda olma vasfından uzaktır. Kuranı Kerim’de bu nefse özellikle yemin edilerek “Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz).” (Kıyamet Suresi,2) insanın mutlaka nefsini temize çıkarması gerektiği ifade edilmiştir. Nefsi Mülhime, Nefs teskiyesi kademelerinden üçüncüsüdür..Tasavvufa göre bu mertebede nefis Allah'tan yavaş yavaş Allah'tan ilhâm almaya baslar. Kuran-ı Kerim’de bu nefs mertebesi “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”(Şems, 8) Şeklinde geçmektedir.  Nefs, tevbe, zikir, rabıta ve mücahedeyle günahların ağırlığından ve şehvet bağından kurtulunca, ilham ve feyiz almaya kabiliyet kazanır. Bu mertebede hayvanî nefs tamamen ıslah olur ve kişi doğal olarak haramlardan kaçar, hayırlara doğru koşar. Bu mertebedeki kişi halen tam manasıyla tatmin olmamış bir nefse sahiptir. Nefsi kişiye kendini ve amellerini beğendirir, insanları küçük ve değersiz gösterir, bu şekilde kişiyi aşırı güvene veya tamamen ümitsizliğe düşürür. Kişi bu mertebeyi sağlıklı atlatamadığında nefsin elinde oyuncak olur. Nefsi Mutmainne, Nefs teskiyesi kademelerinden dördüncüsüdür. Tasavvufa göre bu mertebede nefis, tatmin olmuş, şüphelerden arınıp rahatlamıştır. Dördüncü kademede nefs daha önceki kademede Allah'tan aldığı ilhamla (yardımla) doyuma ulaşır. Mesela bu kademede insan nefsin hırs adındaki afetine galip gelerek o afeti devre dışı bırakabildiği için, Allah'ın onun için ihsan ettiği şeylerin o ana kadar farkına bile varamamış olduğunu anlar.  Kur'an-ı Kerim'de "Ey huzur içinde olan nefis! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi) kullarımın arasına gir. Cennetime gir." (Fecr, 27-30) Bu mertebede nefs; Her türlü şek ve şüpheden temizlenip rahatlamış, ayne'l yakîne ve kâmil imana ulaşmıştır. Kötü huylardan tamamen pak olmuş, fenalıklara arzusu kalmamıştır. Nefs-i Radiyye; İster bela, ister sefa, Allah'ın bütün fiillerinden razı olan, O'ndan başka her şeyi gözünden silip atan ve sadece Rabbi'nin rızasına nazarını diken nefstir . Tasavvufa göre bu mertebede nefis, Allah'ın bütün emir ve yasaklarından ondan gelecek her şeyden razı olmuştur. Beşerî sıfatlardan büsbütün yok olmakla fenâya varmıştır. Fakat bu makama varanlar arif değil, velidirler. O yüzden başkasını irşad etme selahiyetleri daha henüz kemale ermemiştir. Fecr Suresinde bu nefs; “Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!” (Fecr, 28) hitabıyla bildirilmiştir. Nefsi Marziyye; Nefs teskiyesi kademelerinden altıncısıdır. Allah'ın razı olduğu nefis tabakasıdır. Ariflerin makamıdır. Muhtaç olduğu ilimleri bütünüyle alıp, mana aleminden bu görünen madde alemine dönmüştür. Dış itibariyle diğer insanlardan ayırdedilmez . Fakat iç itibariyle kendine lütfedilen marifet bilgisinden dolayı diğer insanlardan farklı olduğu kadar bu ilim ve keşfi de dünya halkına ikram eder. Bu makamdaki kişi kendisine üfürülen ruh ile görür, bilir. Sesini uzaklardan işittirir.Mürşidinden izin almak şartıyla irşadı sahihtir. Bir hadis-i şerifte bu makam sahipleri için Allah-ü Teala; “Onun işiten kulağı olurum, gören gözü olurum, konuşan lisanı olurum, yürüyen ayağı olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle konuşur, benimle tutar ve benimle yürür.”( Buhari Rikak 38. İbn Hanbel. IV. 256) buyrulmuştur. Ayeti kerimelerde bu nefs; “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der geçerler.”(Furkan, 63) ifadesi tanıtılan "Rahmân'ın kulları", rahmete ve irfâna erişmiş Nefs-i Marzıyye'dir ve bunlar kendilerine İlm-i Ledün ve hikmet verilmiş kimseler olarak da tahlil edilen “Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!”(Fecr, 28) hitabının sahibi "Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmış seçkin kimselerdir. Nefs-i Kâmile, Nefsin son kademesi olup, Seçkin, saf, temiz halidir. Diğer nefs kademelerini başarıyla geçmiş kemale ulaşmış olan Nefstir. Allah'ın en seçkin dostları ve kutupların makamıdır. Her halleri ibadet ve zikirdir. Bir an Allah'tan gafil olmazlar. “Nefsini (inkâr ve günah kirlerinden) arındıran kimse, korktuğundan kurtulup umduğuna ermiştir.”(Şems, 9) hitabı bu nefs mertebesine erişmiş kutlu kimselerin hallerini en güzel biçimde tasvir etmiştir.Aslında tek bir tane olan Nefs'in, ilk basamaktan yedinci mertebeye doğru yol aldıkça; cismiyet, karanlık ve yoğunluk özelliklerinin azalarak derece derece ruhânîlik, nurânîlik ve latîflik kazandığını ve bu şekilde kemal vasıflarını elde ederek kurtuluşa erdiğini söyleyebiliriz.
İnsanın kendi nefsine karşı da bir kısım sorumlulukları vardır ki, bunlar genel manada, onu yaratılış gayesine uygun olarak kullanmak şeklinde özetlenebilir. Onu gayr-i meşru dairede tatmin aramaya ve taşkınlıklara itmemek için, meşru dairede zevk ve lezzet ihtiyacını gidermek de bu sorumluluklar cümlesindendir. Nefis, insanın bineğidir. Bu dünya imtihanında başarılı olmak ve menzile varmak için bu bineğe ihtiyacımız vardır. Nefsimizin bütün arzu ve ihtiyaçlarını terk etmekle değil, terbiye etmekle mükellefiz. Hedefe ulaşmak için nefsin mertebelerini ve özelliklerini bilerek, onun şer isteklerine boyun eğmeden nefsimizi kendimize hizmet ettirmeliyiz. Biz nefsimizin hizmetine girersek, tehlike başlamış demektir.
Nefs terbiyesi olan mücahede de amaç; insanın nefsini kontrol etmesi, onun dine uygun olmayan emirlerine uyarak kendisini helake sürüklemesine asla müsaade etmemesidir. Yoksa insanın kendisi, özü demek olan nefsi tamamen ezip yok ederek (ki bu zaten mümkün değildir) kendisini güçten takatten düşürerek kulluk dahi edemeyecek bir sefalete düşürmesi asla doğru değildir. Rasulûllah sallallahu aleyhi ve sellem de: "Nefsinin senin üzerinde hakları vardır."( Ebu Davud, Salat 317 (1369)) buyurarak mücâhadede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir. Nefsin haklarını çiğnemek, sebepsiz yere onu zorluklara sürüklemek mücâhade değildir. Eski Hıristiyan ruhbanlarının yaptığı gibi dünya ile tamamen irtibatı koparıp, nefsine zulüm etmek maksadıyla yemeden içmeden ve her türlü meşru zevkten uzaklaşmak asla tasvip edilen davranışlardan değildir. Unutmayalım ki, peygamber efendimiz, gerektiğinde yemesi içmesi ile, evlenmesi, meşru dairede eğlenmesi gibi davranışlarıyla bize mücahede konusunda en güzel örnek olmuştur.
Bir gün, Selman-ı Farisî radıyallahuanh, Ebu’d-Derdâ hazretlerini ziyaret eder. Ebu’d-Derdâ’nın hanımını eski ve yırtık bir kıyafet içinde görünce, “Bu halin ne?” diye sorar. Kadıncağız, “Kardeşiniz Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile alâkası kalmadı.” der ve o halinin sebebini ima eder. Ebu’d-Derda hazretleri eve gelince Hazreti Selman’a yemek getirerek, “Sen buyur, ben oruçluyum!” der. Selman-ı Farisî,“Hayır, sen yemezsen ben de yemem.” deyince beraberce yerler. Yatsının üzerinden çok az bir zaman geçmiştir ki, Ebu’d-Derdâ, Hazreti Selman’dan gece namazı için müsaade ister ama o “Biraz uyu!” der. Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak için tekrar yeltenince Selman-ı Farisî yine, “Biraz uyu!” der. Gecenin sonuna doğru Selman radıyallahuanh “Şimdi kalk!” deyip arkadaşını çağırır ve beraberce namaz kılarlar. Namaz bitince, Hazreti Selman şu nasihatı hatırlatır: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, ehlinin hakkı var, nefsinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” Ertesi gün Hazreti Ebu’d-Derdâ durumu anlatınca, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), “Selman doğru söylemiş, doğruyu göstermiş.” buyurur. (Buhari, Edeb 86, Savm 51, Teheccud 15; Tirmizi, Zuhd 64 (2415). Dinde asla zorluk yoktur; İslâm “yüsr” (kolaylık) üzere vaz’ edilmiştir. Fıtratları ve karakterleri gözetmeden, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran, dinin ruhuna zıt bir iş yapmış olur. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, "Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insan ne yaparsa yapsın yine de mutlaka bir kısım eksik ve kusurları vardır ve) galibiyet dinde kalır.” (Buharî, İman, 29) mealindeki hadis-i şerifiyle bu hakikate dikkat çekmiştir. Durum böyle olunca, dini yaşamayı zor hâle getirecek ve usanç verecek ifrat ve tefritlerden kaçınmalı, en dinç, hattâ coşkulu zamanlarımızı, önemli zannettiğimiz başka işlere değil ibadete ayırmalı, böylece ibadetin zevkine varmalı; nefsin vesvesesine kapı açmadan, başlanan ve alışılan ibadeti terk etmeden, başta nefsimiz, eşimiz vb. üzerimizde hakkı olan kişilerin hakkına riayet ederek; kısacası Sünnet'e uyarak ibadet hayatımızı ölüm (yakîn) gelinceye kadar ihlâsla sürdürmeliyiz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de: "Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır.”( Buharî, İman, 32)  buyurmuştur. Şüphesiz az bile olsa devamlı olan ibadet, arada bir yapılan çok ibadetten daha hayırlıdır. Çünkü ibadetin devamıyla itaat, zikir, murakabe, niyet, ihlâs ve Hakk'a teveccüh de süreklilik arz eder.( Aynî, Umdetül Kari, I, 258.)
İslâm ulemasından Şeyh Tahanevi’ye göre: "Nefsin istekleri ikidir. Birisi hakları, diğeri duyduğu hazlarıdır. Vücudu ayakta tutabilmek için nefsin hakları korunmalıdır. Nefsin hazları ise, yaşamak için gerekli olmayan fazlalıklarıdır. Mücahede bunlarla yapılmalıdır. Mücâhedenin gayesi nefsin kötü isteklerini ve hazlarını yok etmek, haklarını ise bırakmaktır." demişlerdir. Nefse karşı çıkmanın gayesi, ancak Allah için olursa makbul olur. Günahlar ve yasaklar her zaman nefis için cazip olduğundan, nefse de helalleri yapıp, haramdan kaçmak her zaman zor gelmiştir. Bunun için nefis; kalp ve aklı ikna ettiğinde, şer ve kötülükler insanın davranışlarında ortaya çıkmaya başlamaktadır. Nefislerle cihadın pek çok şekli vardır. Kişinin güçlülük ve zayıflığına, mücahedenin zorluğu ve mücahede zamanı gibi durumlara göre değişen şartlarda, herkesin kendine has olan ve başkasına uymayan bir nefs ile cihad şekli söz konusudur. Bunu şöyle açıklayabiliriz. Hükümdarlar için oruç ve namazla nefse karşı cihad etmek; sadaka verip köle azad etmekle yapılan cihaddan daha zordur. Fakir ve düşkünler için ise tam tersi söz konusudur. Bazı ilim ehlinin, cedel meclislerinde tartışma ve münakaşayı terk edip üstün gelme sevdasından vazgeçebilme faziletini göstermesi yoluyla mücadelesi, namaz ve oruçla mücahedesinden çok daha zordur. Yazın oruçla nefis mücahedesi, kışın yapılan mücahededen daha ağırdır. Gece namazlarında ise durum tam tersidir. Kışın gece namazları daha kolay yapılabilirken, yazın gece müddetleri kısa ve günlerin meşguliyeti daha çok olduğundan mücahede şartları da farklılık gösterecektir.
Mücahede; fiilin esas anlamı itibariyle savaş ve cihad anlamlarına da geldiğinden bu anlamdaki mücahede kâfirlere, münafıklara, din düşmanlarına ve dinden dönenlere karşı yapılır (Furkan, 25/52; Mümtehine, 60/1; Tahrim, 66/9; Mâlik b. Enes, Muvatta', Zekât, 30). Allah yolunda mücahedenin ilk şartı ise, inanmış olmaktır. Çünkü ayette "İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tâğut yolunda savaşırlar" (en-Nisa, 4/76) buyurulmuştur. Allah yolunda savaşanlar ise gerçekten inanmış olanlardır. Gerçek mü'minler; Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân edip, sonra şüphe etmeyerek, Allah uğrunda mal ve canlarıyla mücâhede edenlerdir. İşte sâdık olanlar bunlardır. (Hucurât, 15) Aynı zamanda onlar birbirlerinin dostudurlar (bk. el-Enfâl, 8/74-75), Allah düşmanlarını dost edinmezler (el-Mümtehıne, 60/1). Mücahede, gerçekten inanmış olanların en temel özelliğidir. Gerektiğinde Allah yolunda ölmek, onlar için bir şereftir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de "Allah, mü'minlerden mallarını ve canlarını, Cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın üzerine bir borçtur. Gerek Tevrat'ta, gerek İncil'de, gerek Kur'ân'da (Allah, yolunda çarpışanlara cennet vereceğini vadetmiştir)" (et-Tevbe, 9/111) buyrulmuştur. İnanan insanın hayatta en çok değer vereceği iki şey Allah ve Rasûlü olmalıdır. Onlar uğrunda yapılacak mücâhedeye hiç bir şey engel olmamalıdır. Yoksa bir gün Allah'ın azâbını beklemek muhtemel olabilir. Bu gerçek, Kur'an-ı Kerim'de şöyle dile getirilmiştir: "De ki; babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah'tan; Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevimli ise, Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez" (et-Tevbe, 9/24). Allah uğrunda savaşanlar netice itibâriyle kendileri için savaşmış olurlar. Çünkü Allah, âlemlerden müstağnidir (el-Ankebût, 29/6) ve "Şüphesiz, inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah'a hiç bir zarar veremezler. O, onların işlerini boşa çıkaracaktır (Muhammed, 47/32).
Konuyla ilgili âyet ve hadislerden de anlaşılacağı gibi cihâd, canla ve malla yapılır. Fakat en önemlisi insanın önce kendi nefsiyle mücâhede etmesidir. Çünkü nefsine hâkim olamayan kimse, düşman karşısındaki mağlubiyeti peşinen kabul etmiş demektir. İşte bunun içindir ki "İnananlardan özürsüz olarak yerlerinde oturanlar ile, mal ve canlarıyla Allah yolunda cihâd edenler birbirine eşit değildir..." (en-Nisa, 4/95) buyrulmuştur.
Tasavvufi hâl ve makamları elde etmek için harcanan sürekli ve düzenli çabalara mücahede ve riyazet denir. Riyazet daha ziyade, nefsin arzularına karşı koymak; mücahede ise ahlâk değişmesini sağlamak demektir. Riyazet ve mücahede yolu tasfiye yoludur. Bu yolda olanlar gerek hak, gerekse halk ile olan muamelelerinde sadakât üzere olurlar. Çünkü bu yol ebrâr yoludur. İnsanın dünyaya bağlı bütün eğilimlerinden sıyrılması, kendini Allah'a adaması anlamına gelen riyazetin amacı, insan nefsini eğitmek, Allah sevgisi dışında kalan bütün istekleri yok etmektir. Allah'tan başka bir şey düşünmemek, daima zikir ve ibadetle meşgul olmaktır. Mücahede nefsi zorluklarla yormak ve onun arzu ve isteklerine karşı çıkmak anlamlarına da gelir. Daha geniş olarak mücahede, makam ve servete, ruhu öldüren lezzetli nimetlere karşı nefsin tutku haline gelen meylini dizginleyip yavaş yavaş ona karşı çıkmak ve onun varlığını yok etmeye çalışmak olarak ifade edilebilir. Mücâhedenin özü; nefsi, alışageldiği şeylerden alıkoymak ve çoğu zaman arzuladığının tam aksine zorlamaktır. Nitekim bazı ârifler “Biz tasavvufu, ve bize aktarılan ilmi, kuru kuruya başkasına öğreterek değil; açlıktan, Allah’tan alıkoyan şeyleri terk etmekten, alışkanlıkları bırakmaktan ve emirlere sarılıp nehiylerden kaçınmaktan aldık.” demişlerdir.
Nefis meselesi ve tedavisi, bir defada halledilemeyecek kadar zordur. Ardı ardına pek çok kere tedavi görmesi gerekir. Nefis, vahşi ata benzer; ancak gemlenirse yola gelir. Nefsin boyun eğip uslanmasının bazı şartları vardır: Birincisi: Onu arzularından alıkoymak gerekir. Zira vahşi atın hırçınlığı ancak yemi azalırsa geçer. Rasülullah (s.a.v):“İnsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak bir kaç lokma yeter.” buyurur. Kuşeyrî nefsi tıka basa doyurmamak konusunda: “Kişinin mutad olarak yediği yemeklerden her gün sadece kedi kulağı kadar az bir miktar azaltması açlığın adabındandır.” der. Ebu Süleyman Dârânî: “Dünyanın anahtarı tokluk, ahiretin anahtarı açlıktır.” der. Nefsin ikinci tezkiye yolu: Az uyumaktır. Birinci şartta yer alan az yemek yapılabilirse kişi az uyumaya başlar. Az uyumak, Allah’a dönüşün ifadesidir ve kalbi cilalandırır.
Gecenin İslam’da özel bir yeri vardır. Gece ibadet için kalkmak nefse ağır gelir. Bunun için Kur’an’da "geceleyin sıcak yatağından kalkıp Rablerine ümit ve korku ile dua edenlerle, seher vakitlerinde uyumayıp istiğfar edenler ve gecenin azında uyuyup sabahın erken saatlerinde istiğfar edenler övülmekte", uzun gecelerde tesbih ile geceleyin teheccüt namazı emredilmektedir. Uykusuzluk hedef değil, ilim, amel ve zikre vasıtadır. “Rasülullah (s.a.s) yatsıdan önce uyumayı ve ondan sonra da boş konuşmayı, boş durmayı hoş görmezdi.” Riyâzet ve mücahedenin önemli hususlarından üçüncüsü, az konuşmaktır. Dilini tutan, kötülüklerden emin olur. Necmüddin Kübra:Dil konuşunca kalp susar. Dil susunca da kalp konuşur.” demiştir. Hadis-i şerifte “susanın kurtulacağı” belirtilmiştir. Dilini tutup kalbini söyletenlerin günahı az olur. İki dudağı ile iki bacağı arasındakine garanti verene cennetin garanti edileceği vaad edilmiştir. İnsana iki kulak bir ağız verilmiştir. Bu organlar bile kişinin daha çok dinleyip daha az konuşması gerektiğine işaret eder. Hatem-i Asam der ki: “Arzu üç çeşittir: Yeme, konuşma, bakma. Yeme halini Allah’a tevekkülle, dilini doğru sözle, gözünü ibadetli bakışla muhafaza et.” Tasavvufta nefisleri terbiye yolundaki sûfîler, az yemeye, az konuşmaya, az uyumaya, sürekli zikir ve tefekkür etmeye ve yalnız kalmaya alışan nefsin kurtulacağına inanırlar. Hucvurî’ye göre: “Nefs köpek gibidir, fakat mücahede ile o köpek nefs öyle bir dereceye getirilir ki, artık onun avladığı hayvan helal hale gelir.” Riyâzet ve mücahedenin önemli hususlarından dördüncüsü; Nefse, ibadet ve kulluğun ağırlığını (sorumluluğunu) taşıtarak, nefse karşı Allah-u Zülcelal'den her zaman yardım dilemeli, nefsi terbiye ve temize çıkarma hususunda yardımcı olması için Allah’a devamlı olarak dua ve niyazda bulunmak gerekir. Çünkü vahşi at, yemi azaltılıp yükü de ağırlaştırılırsa uslanır, boyun eğer. Nefiste bunun gibidir. Ancak ibadet ve taat artarsa gerçek manada boyun eğip kurtuluşa erer. Nefse en ağır gelen şey “secde” etmektir. Şeytan da “secde” emrine karşı çıktığı için ebediyyen lânetlenmiştir. Nefisle mücâhedede başarı, ancak secdenin çoğaltılmasıyla ve Allah’ın rızasını kazanmak için yoğun bir çaba göstermekle mümkündür.
Açlık ve nefisle mücâhede, hârika ve kerâmeti (olağanüstü şeyleri) arttırır. İbâdet yapmaktan maksad; hem mücâhede yaparak, nefsi terbiye etmek, hem de kalbe ferahlık getirmek, kalbi Allahü teâlaya bağlamak içindir. Nefsin arzu ve istekleri ancak mücâhede ile azalıp yok olur. Allah’a yakın olmanın Allah katında en makbul yolu, Allah’ın emrettiği farzları yerine getirmektir. Kul, işleyegeldiği farzlara ilâve olarak yapacağı nâfilelerle Allah’a yakınlıkta mesâfe alabilir. Ancak farzları ihmal edip nâfilelerle meşgul olmak, insanı kesinlikle böyle mutlu bir sonuca götürmez. Önce farzları sonra da nâfileleri işlemeye devam eden müslüman, sürekli mücâhede içinde olan insan demektir. Bu ısrar ve devamlılık neticede, Allah Teâlâ’nın rızâ ve sevgisini kazandırır. Allah Teâlâ bir kulunu sevince de artık o kul, en büyük ve yegâne desteği elde eder. Onun her işi düzgün olur. Tüm organları, görevlerini isâbetle yerine getirir. Allah’ın yardımı ve hidâyeti her işinde görülür. İstekleri yerine getirilir. Korunmayı dilerse, tehlikenin boyutu ne olursa olsun, Allah Teâlâ onu korur. Çünkü seven, sevdiğini yardımsız bırakmaz. Sıhhat ve boş vakit, insanların en çok aldandığı ve kıymetini bilmediği iki temel hazinedir. Vakit keskin bir kılıç gibidir, dikkat edilmezse insanı kılıç keskinliğiyle perişan eder. Zira geçen hiçbir saniyenin geri döndürülmesi mümkün değildir. Sağlık da değeri elden çıktıktan sonra anlaşılan bir nimettir. Bu hazineler ancak mücâhede yolunda değerlendirildiği ölçüde gerçekten kazanılmış olur. Aksi halde bütünüyle hem dünya hem de ahiret kaybedilmiş demektir.
Dünya imtihan sahnesidir. İnsan da ölüm noktasına doğru hızla ilerlemektedir. Bu gidiş esnasında çok değişik etkilerle, olaylarla karşılaşacaktır. Olumlu-olumsuz bütün olaylar karşısında mü’min, “Allah’a kul olma” vasfını korumakla yükümlüdür. Bunun için de önce inanış olarak sonra da bünye olarak güçlü olmak ihtiyacındadır. Müslümanlığı “mutluluk yarışı” diye yorumlayacak olursak, bu yarışta güçlü, kuvvetli, eğitimli, disiplinli, istekli ve şuurlu olmanın gereği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. İman ve imana bağlı ibadetler mutlak hayırdır. Böyle olunca da kuvvetlisi ve zayıfıyla her müslüman hayırlıdır. Ancak inanç, fikir, niyet, âhirete meyil ve fizik olarak kuvvetli mü’min, bu açılardan zayıf olandan elbette daha hayırlıdır. Zira verilecek mücâhede güçlü olmayı gerektirmektedir. Kulluktaki bu farkı Hz. Ali(r.a) bir sözünde şöyle açıklamıştır. ; “Bir grup insan bir şeyler umarak kulluk yapar; bu tüccar kulluğudur. Bir grup insan da korkudan dolayı kulluk yapar; bu da köle kulluğudur. Bir grup insan da vardır ki, şükür olsun diye kulluk yapar; işte bu, tüm duygulardan yakasını kurtarmış seçkin kimselerin kulluğudur.” demiştir. Kulun Allah’a şükretmesi, Allah’ın nimet ve ihsanlarını itiraf ederek O’na övgüde bulunmak ve kulluğa devam etmekle olur. Her nimete şükür gerekir. O halde insan, kulluğa devam ile şükrünü ve Allah’a yakınlığını artırır.
Azâb yeri olan cehennem nefse hoş gelen haramlarla sarılıp süslenmiştir. Nefsin istekleri yerine getirilirse, gidilecek yer cehennemdir. Aşırı istekler (şehvetler), peşine düşenleri örümcek ağı gibi cehenneme çeker götürür. Cennet, ebedî mutluluk yurdudur. Ona nefis açısından bakıldığı zaman, başlangıçta nefsin hiç de hoşlanmadığı ibadet, fazilet ve fedâkârlıklarla perdelendiği görülür. İnsan nefsi, bu güçlüklere katlanmak istemez. Ancak gerçek mutluluk, geçici zorluklara katlanıp o perdeleri aralayabilmektedir. İşte nefisle mücâdele bu noktada odaklaşmaktadır. Mücâhede de bu noktada büyük bir önem ve anlam kazanmaktadır.  Duyguları akıl, tecrübe ve vahyin ışığında uyarmak, ciddî ve meşrû işlere yönlendirmek gerekmektedir. Zira gerçek ve sürekli mutluluk yani cennet böyle bir mücâhede ile kazanılabilecektir.
İnsan, hayatı boyunca yaptıklarını yani amelini beraberinde götürür. Ona göre de muameleye tâbi tutulur. “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur” hadisi, bu muamelenin neler olabileceğini ifade eder. Madem ki kişiyi takip edecek olan ameldir, o halde mücâhede, ameli sevimli bir dost, ebedî bir mutluluk vesilesi kılma gayretidir, denilebilir. Akıllı kişi de böyle bir gayreti kendi kendisinden esirgemeyendir. Ömür, her birimizin dünya pazarında kalma süresidir. Onu takdir eden de Yüce Rabbimizdir. Bizim bu süreyi ne tayin etme ne de bilme imkânımız vardır. Amellerimizin iyi ve kötü oluşlarına ve Allah’a olan yakınlığımıza göre kurtuluşa erişmek söz konusudur. Bu duruma göre asıl önem taşıyan amelin vasfıdır. Yani güzel mi, yoksa kötü mü olduğudur. Ömrün uzunluğu kâr ve zarar hesâbında ikinci unsurdur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde “İnsanların en zararlısı da ömrü uzun, ameli kötü olandır”  sözü ile esas neticenin amel-i salih olduğunu ifade etmiştir. Amelin güzelliği, öncelikle meşrû olması, sonra da ihsan kalitesine sahip bulunması ile mümkündür. Bu ise, müslümanca yaşama sorumluluğu ve mutluluğuna sahip çıkmak demektir. Böyle bir gayretle geçecek ömrün uzun olması, elbette en büyük kârlılık ve saadettir. Bunun temini yani amelin güzelliğinin sağlanması, hiç şüphesiz nefsin arzularına uyarak değil, onunla mücâhede ederek mümkün olacaktır. O halde yaşadığımız sürece nefisle mücâhedeye devam etmek durumundayız.
Kuran-ı Kerim’de geçen mücahede ayetlerinde, nefsin terbiye ve tezkiye edilmesi öğütlenmiş ve bunu başaranların gerçek kurtuluşa erecekleri müjdelenmiştir.
قال اللَّه تعالى :  وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ
“Uğrumuzda mücâhede edenleri yollarımıza iletiriz. Gerçekten Allah iyilik edenlerle beraberdir.” (Ankebut sûresi, 69)
Nefse, şeytana, kötü duygulara ve din düşmanlarına bütün güçleriyle direnenleri, Allah Teâlâ rızâsına ve cennetine ulaştıracak yollara yöneltecektir. Önemli olan, Allah’a kulluk uğrunda var gücüyle mücâdele etmektir. Âyet, iyi bir kul olmak için sarfedilecek gayretlerin, aslâ sonuçsuz kalmayacağı, mutlaka hedefe götürücü çıkış yolları bulunacağı müjdesini vermekte; mü’minleri, mücâhedenin her türlüsünü bu güven içinde gerçekleştirmeye çağırmaktadır.
Mücâhedenin cihaddan daha genel olduğu, cihaddan önce de sonra da yürütülmesi gerekli kulluk gayretlerini içine aldığı dikkatten kaçırılmamalıdır. Bildikleriyle amel etmenin de mücâhede olduğunu ileri süren ulemâ, herhalde bu genelliği ifâde etmek istemiş olmalıdırlar. Âyeti, “Bize itaat uğrunda gayret gösterenleri sevabımızın yollarına kılavuzlarız” şeklinde yorumlayan Abdullah İbni Abbas radıyallahu anh de mücâhedenin Allah’a kulluğu esas alan bir kavram olduğunu dile getirmiş olmaktadır.
وقال تعالى :  { وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ }  “Ölüm sana erişinceye kadar Rabbine kulluk et!” (Hicr, 99) Bu âyetle mücâhedenin sürekliliği ortaya konulmuştur. Mücâhede ölüme kadar süren bir kulluk bilinci ve uygulamasıdır. O halde müslüman, yaşadığı sürece kulluğa devam etmek suretiyle mücâhede içinde olacaktır.
وقال تعالى :  { وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا  }  أي انقطع إليه.
 “Rabbinin adını an, bütün varlığınla yalnız O’na yönel!”  (Müzzemmil, 8)
وقال تعالى :  { فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ  } .
 “Zerre kadar hayır işleyen, onun karşılığını (mutlaka) görür.”  (Zelzele, 7) Maddî mânevî her iyiliğin ve hayrın, en küçük birimine kadar karşılıksız kalmayacağı açık bir gerçektir. Bu gerçek müslümanı, vereceği mücâhedede güçlü kılacak ve birtakım fedakârlıklara sevkedecektir.
وقال تعالى:  { وَمَاتُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا } .
“Hayır olarak kendiniz için önceden ne gönderirseniz, onu Allah katında daha hayırlı ve mükâfatı daha büyük olarak bulursunuz.” (Müzzemmil, 20) Bir kimse ölünce, insanlar onun geriye ne bıraktığını, melekler ise önceden hangi hayırları gönderdiğini merak ederler. İnsanın hayatında ve sağlığında yaptığı hayırların en küçük biriminin bile karşılığının görüleceği garanti edilmiş ve hatta daha büyük mükâfatla karşılanacağı müjdesi verilmiştir.
وقال تعالى :  { وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ  } والآيات في الباب كثيرة معلومة.
 “Hayır olarak ne yaparsanız Allah onu bilir.” (Bakara, 273) Mücâhede kavramı içinde yer alacak her çeşit kulluk girişimleri ilm-i ilâhî dâhilinde olunca, zâyî’ olma, karşılık görmeme ihtimalleri ortadan kalkmaktadır. Bu durum mücâhedeyi güçlendirmektedir. Binaenaleyh mücâhede konusunda gösterilecek ihmal ve tenbelliğin haklı herhangi bir gerekçesi kalmamaktadır.
Sonuç olarak kişi, yaptığı mücâhede ve riyâzetin başarısına göre huzura kavuşmakta ve Allah’a yaklaşmaktadır. Mücahede ancak Allah için olursa kıymeti olur. Nitekim bu hususta İmâm-ı Rabbânî k.s) “Bir kimse bin sene ibâdet etse ve sıkıntılı riyâzetler çekse ve sıkı mücâhede yapsa, eğer bir peygambere uymamış ise, bütün bu çalışmalarının bir arpa kadar kıymeti olmaz. Çölde görülen serâb gibi hiçbir şeye yaramaz. Hiçbir iş olmayan yâni bir şeye yaramayan uyku bile, meselâ, gün ortasında bir parça uyumak sırf peygamber efendimiz yaptı diye kaylûle yapmak, o büyüklerin emrine uyarak yapılınca, onlara uymadan yapılan, bin sene ibâdetten, mücâhededen kat kat daha kıymetli olur.” Buyurarak iman etme ve bir peygamberin emri ile hareket etmenin ne derece önemli olduğunu göstermiştir.
Mücahede ve riyazat ancak ibadet ve ihsan dairesi içersinde iman ile birleşirse anlam kazanır. Aksi halde boş yere nefse ve bedene acı vermekten öteye geçemez. Mesela bedenlerini ehilleştirmek için Budist rahip ve keşişlerin türlü türlü riyazat ve mücahedeleri Kuran-ı Kerim’in gerçek nefs mücahidleri için yukarıda beyan edilen müjdeli hitaplarından iman temelinden yoksun olduklarından dolayı uzak kalmaktadır. Neticede kişi hakiki iman ve Salih amel işleyerek nefsini tezkiye yolunu tutarsa gerçek manada kurtuluşa erecektir. Bedeni ve ruhi varlığımız hayat yolunda, ölünceye kadar ortaya çıkan her çeşit şerre karşı sürekli bir mücadele içinde olacak şekilde riyazat ve mücahedede bulunursa ancak kamil insan vasfına nail olmuş olur.
Allah hepimizi bu nefsi tezkiye yolunda, kendisinden razı olduğu ve ebedi kurtuluşu ikram ettiği seçkin kulların zümresinden eylesin.(amin)
Kadir PANCAR
14.12.2014

YAZININ WORD DOKUMANI İÇİN TIKLAYINIZ

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler