Yeni Yılın Düşündürdükleri

Bir yılı da artık acısıyla tatlısıyla geride bırakıyoruz. Ömrümüzden bir yaprak daha kopup bir lahza daha ölüme yaklaşıyoruz. Her geçen gün ardından ölümün nefesi daha şiddetli bir şekilde bizi kaplıyor. Yeni yıl insanlar için neşe kaynağı mı yoksa kederlerin başlangıcı mı? Bu soruyu kendimize soralım ve bir cevap vermeye çalışalım. Acaba biz neden yeni yıl girdiği zaman kendimizi kaybedercesine kutlamalar yapıyor, eğlenceler tertipliyoruz. Bir daha eski günlere geri dönmenin mümkün olmadığını bildiğimiz halde neden çılgın partilerle yılbaşını karşılıyoruz?
Yaşlandığımızı hatırlamak her insana az da olsa hüzün verir. Yaşlanmak ölümün habercisidir. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak demektir. Eskiden olduğu gibi enerjimiz olmayacak, gün geçtikçe durgunlaşacağız demektir. Daha da yaşlandıkça elden ayaktan düşerek çevremizdekilere muhtaç olacağız demektir. Bütün bunları bilmeyenimiz yoktur. Fakat sanki bilmiyormuş gibi saatlerin önüne geçemediğimiz bu zamanlarda ömrümüzden kaybolup giden her anı kutlamak için sabırsızca yeni yılı bekliyoruz. Kendime defalarca şunu sordum. “Bir insan olarak ölüme doğru uzanan, doğumla birlikte başlayan yaşamımızda zamanın su gibi akıp gitmesini durdurabilir miyiz”? Ama her zaman cevap kesin ve net oldu. “ Hayır!” Zaman bizden bağımsız bir şekilde herkes için en adil biçimde akıp gidiyor ve asla da durmaya niyeti yok. Ne zaman ki durdu o zaman insanlık yaşamı ve diğer canlılık hayatiliği yok oldu demektir.
İşte bu idrak ve şuur aslında her insanda var. İnsan her geçen saniyenin önlenmez hızını çok iyi biliyor fakat bir teselli arıyor. Zamanın oluşturduğu stresleri unutmak gönlünce eğlenmek ve bir nevi “özgür (!)” olmak istiyor. Bu nedenle kutlamalar yapıyor akla hayale gelmedik eğlencelerle kendini bir anlık da olsa esaretten (!) kurtarıyor. Hâlbuki insan bu tür eğlenceler ve coşkuların ardından daha fazla yalnızlaşıp, daha fazla stres içine giriyor. Bir önceki gün eğlendiği aşırı sevinçlerin olduğu durumdan bir anda sakin ve monoton bir hayata tekrar dönerek psikolojik yıkımları içerisinde yaşıyor. Daha büyük felaketleri bünyesinde yaşayarak çok daha fazla ruhi sıkıntılar çekiyor.
Eğlenmek herkesin hakkıdır fakat bu eğlenme de ölçülü bir şekilde, insaniyet sınırlarını aşmadan ve bir manadan dolayı olmalıdır. İnsanı sonradan üzüntülere sokacak yılbaşı eğlenceleri, doğum günü partileri gibi sadece zevk ve haz barındıran eylemleri bir hayat tarzı haline getirmek, aslında iç dünyamızdaki bir arayışın yansımalarıdır. İnsan olarak düşünerek hareket etmeli ve tarihin en eski devirlerinden beri devam eden bu tür toplum ahlakı ve genel yapısı itibariyle uyuşmayan haz ve zevk ürünü davranışların yayılmasının,  ileride yaşanacak daha büyük yıkımların habercisi olacağını unutmamalıyız. Eğlenmek kişiye ve topluma bedenen ve ruhen hiç bir zarar vermemelidir. Hiç kimse kendi benliğinin esiri olacak bir bağımlılığa, zevke, hazza müptela olarak 'insan' olma vasfını kaybetmemelidir. Şiddete, baskıya, zulme, eziyete yol açacak her türlü eğlence, kutlama ve merasimler başkasının huzurlu yaşama hakkını gasp etme anlamı taşıyabileceğinden bir özgürlük olarak tanımlanamaz. Eğlenmek, kültürel hayatımız açısından son derece anlamlı olmalıdır. Bizim için bir anlam ihtiva eden, örfümüzde  ve kültürümüzde yer alan bir takım kavramlarla eğlenmek başkalarına benzemekten bizi alıkoyacaktır. Her defasında söylediğim gibi 'biz' ancak örfümüzden aldığımız güçle tam olarak 'biz' olursak bu dünyada emin adımlarla var olmaya devam edebiliriz. 
Globalleşmenin getirdiği küresel kültür nedeniyle insanlar artık ortak bir yaşantı oluşturmaya başladılar. Böylece kimilerinin inancında örfünde kültüründe olan bir takım bayram ve merasimler  hiç sorgulanmadan aynen alınıp kutlanmakta ve tüm simgeleriyle de yaşantı haline getirilmektedir. Bu kabul edilebilir mi? Bir insanın inancındaki simgeleri kendine göre kutsaldır. Başka inançların simgeleri de onlara göre kutsaldır. Ortak bir kültür oluşturmak amacıyla yapılan bu tür hareketlerle, inancın kutsallığı ortadan kaldırılarak dini inançların basitleşmesine ve inançlıların inancına karşı zafiyetlerinin oluşmasına neden olacaktır. Bu tür yaklaşımlar sayesinde bizim dinimize göre yasak olan davranışlar, sanki serbestlik çizgisine kaydırılmış olacaktır. Bu da dinen vahim sonuçların oluşmasına ve kalbi duyguların zarar görmesine yol açacaktır. Farklı inanç mensuplarının kendi dini yaşantıları sadece o dine bağlı kişileri ilgilendireceğinden yapılan hataların sonuçları da ferdi olarak değerlendirilmekle birlikte tüm toplumu da derinden ilgilendirecektir. Çünkü bir inanç ve kültür tek başına yaşanamaz. Toplum içinde birlikte yaşanan dini öğelerde en küçük bir pürüz, inanca karşı bir kıvılcım gibi başlayıp büyük yangınlara götürecek kadar sarsıntılar oluşturacaktır.
Akıllı insanlar olarak daha iyi düşünmeli ve anlamlı davranışlarla inancımızı ve öz benliğimizi korumanın yollarına bakmalıyız diyerek, herkese yeni yılın hayırlara vesile olmasını, yeni yılla birlikte eski hatalarımızın tekrar edilmemesini, daha temiz yaşantıların, güzelliklerin, maddi ve manevi rahatlıkların bizimle beraber olmasını temenni ediyorum.
Kadir PANCAR
31.12.2009

Aşure ve Hicri Yılbaşı

Aşura ,Arap dilinde on sayısından gelen bir isimdir. Kuran-ı Kerim’de on ayetin okunmasına aşir dendiğini de biliyoruz. Bunun yanında, İslam dininde toprak ve ziraat ürünlerinin %l0’unun zekat olarak verilmesine öşür diyoruz. Aşure isminin nereden geldiğine baktığımızda, iki tarihi olay dikkatimizi çeker. Birincisi Yahudiler Hz.Musa döneminde aşure günlerinde oruç tutarlardı. Peygamberimizin oruç ibadeti farz olmadan önce Yahudiler arasında yaygın olan bu orucu tuttuğunu biliyoruz. Oruç farz olduktan sonra peygamberimiz bu oruca devam etmemiştir.Bu kunuyu soranlara aşura orucunu yasaklamadığını, tutanlara nafile oruç sevabı verileceğini bildirmiştir. İkincisi ise Hz.Hüseyin, Yezit tarafından H:61 yılında Muharrem ayının onuncu günü şehit edilmiştir. Bu olaydan sonra Caferiler (Şiiliğin kolu) bu günü yas ilan etmişlerdir. Alevi toplumu ise Muharrem ayında on gün oruç tutmaktadır. Aleviler Hz.Ali’ye olan sevgilerini ve Hz. Hüseyin’e duydukları sonsuz muhabbetlerinin bir tezahürü olarak Aşure ayına özel bir anlam yüklerler. Aşureye özel bir anlam katan diğer hadise ise Hz.Nuh Peygambere kadar dayanır. Tufandan sonra Hz.Nuh Peygamber’in gemisi Cudi Dağı’nda karaya oturmuş ve Hz. Nuh (A.S.) ile birlikte gemiye binenler kurtulmuşlardır. Gemide bulunan erzak ve hububattan bir yemek yapıp yemişlerdir. Bu yemeğe aşure denilmektedir.Aşure’nin tarihinin bu olaya dayanıp dayanmadığı ise kesin olarak bilinmemektedir.

Aşure günü, bazı peygamberlere milat olmuştur. Hz.Adem dünya arzına bugün inmiştir veya tövbesi bugün kabul edilmiştir. Hz.İbrahim Peygamber, Nemrut’un ateşinden bugün kurtulmuştur. Hz.Yunus Peygamber balığın karnından bugün kurtulmuştur. Hz.Yakup Peygamber’in gözleri bugün açılmıştır. Hz.Nuh peygamberin gemisi tufandan bugün çıkmış ve Cudi dağına oturmuştur. Hz.Muhammed (A.S.) Mekke’den Medine’ye bugün hicret etmiştir. Görüldüğü gibi Peygamberler tarihinde birçok olay Aşure günü meydana gelmiştir. Bu bilgiler bazı tarih kitaplarımızda yer almaktadır. Bugüne geldiğimizde, aşure günü veya aşure ayının bir dini gelenek olarak devam ettiğini görüyoruz. Bugün Caferiler, Aleviler, Sünniler ve Yahudiler aşure gününe özel bir değer verirler, bugünü çeşitli etkinliklerle kutlarlar. Başbakanımızın bir hafta önce Muharrem ayının onuncu günü Alevi cemaatinin ileri gelenlerine iftar yemeği vermesi, devletin şefkat elinin yıllardan beri ihmal edilen alevi toplumuna uzanması ve inançlarına saygı duyulması devletimizin zirvesine çok yakışmıştır. Bu yemek Alevi cemaatinin tanınması yönünde devletimizin attığı ilk adım olarak hep hatırlanacaktır. Bu yaklaşımın İslam kardeşliğine katkı sağlayacağını ümit ediyoruz. O yemekte Diyanet İşleri Başkanımız Prof. Dr.Ali Bardakoğlu’nun ve diğer dini cemaatlerin de hazır bulunmaları toplumsal mutabakatın sağlanması yönünde önemli bir adım olmuştur.

Caferilerin aşure gününü yas ilan etmeleri Hz.Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesine dayanmaktadır. Bu acılı günü Caferiler bedenlerine eziyet vererek, adeta o acıyı tekrar bedenlerinde hissederek kutlarlar. Bu kutlama biçimi cemaatin aldığı bir kararla bırakılmış ve kan bağışı kampanyasına dönüştürülmüştür. Akıtılan kanların sadece bedenlerine acı verdiğini, bağışlanan kanların ise hayat kurtarabileceğinden hareketle İslam adına örnek bir davranış sergilemişlerdir. Alevi toplumu ise aşure orucunda açıktan su içmez, içenleri de ayıplarlar. İftar sofralarında tatlı olarak aşure, su yerine meyve suyu bulunur. Gecesinde ise cem evlerinde mersiyeler okunur. Bu gelenek başta İstanbul Şahkulu dergahında olmak üzere ülkemizin birçok yerlerinde yaşatılmaktadır. Mersiye okuyanlara Mersiyehan denildiğini, son mersiyehanın Sebilci Hüseyin efendi olduğunu daha önce yazmıştık.

Aşure geleneği ister siyasi, ister dini kaynaklı olsun, milletimiz tarafından yüzyıllardan beri devam ettirilen bir kültürümüzdür. Bu kültür veya gelenek sahip olduğumuz müddetçe nesiller boyu devam edecektir. Ben aşureyi İslam cemaatlerini bir araya getiren, onları birleştiren bir tutkal olarak görüyorum. Aşure günü sadece Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarında değil tarih ve sosyal bilgiler kitaplarında hatta mersiyeler işlenirken Türkçe bahsine de konulabilir. Eğitimde tarih birliği, kader birliği ve inanç birliği sağlanacaksa ders kitaplarında “Aşure” yer almalıdır. Benim okulumda aşureyi takvim yapraklarında okuyan ilkokul 5.sınıf öğrencileri sınıf öğretmenlerine sorarlar. Sınıf öğretmeni aşure hakkında benim bilgi verebileceğimi düşünerek konuyu bana iletti ve ben aşureyi onların anlayacağı dilden anlattım. Aşure gününü ve nereden geldiğini çocuklarımıza anlatmazsak birkaç nesil sonra bu güzel geleneğimiz de unutulur gider. Hicri yılbaşını öğrencilerime anlatırken bazı etkinlikler yaparak konuyu anlatmanın faydalı olabileceğini düşündüm. Hani biz eskiden yılbaşı geldiğinde tebrik kartı gönderirdik. Cep telefonu ve kısa mesajlar çıkalı tebrik kartını unuttuk. Hem unutulan tebrik kartını bir nostalji olarak yaşatmak hem de Hicri yılbaşını kutlamak amacıyla öğrencilerime tebrik kartları hazırlattım. Ders öğretmenlerine, anne ve babalarına, mahallesindeki cami imamına, yakın akrabalarına Hicri yılbaşını tebrik kartı yazarak kutlamalarını önerdim. Bu ödevlerini başarıyla yaptılar ve benden en yüksek performans notlarını aldılar. Bu ders içi etkinliği sayesinde Hicri yılbaşının önemini kavradılar.Aşure geleneği beldemizde safiyane duygularla hiç bozulmadan devam ediyor. Okullarımızdaki kermeslerde bu geleneğimiz yaşatılabilir. Aşure günlerinde yapılan açılışlarda aşure dağıtılabilir. Ana sınıflarımızda yemek ve tatlı yapımının öğretildiğini biliyorum. Okul öncesi öğrencilerimize aşure yapımı öğretilebilir. Bu geleneğin yaygınlaştırılması görevi başta biz eğitimcilere düşmektedir. Bugün geriye baktığımda bizim kuşağımızın bu konuda daha şanslı olduğunu görüyorum. Aşure günü tüm aile oruç tutarlar, aşure günü peygamberimizin oruç tuttuğunu anlatırlardı. Annemin ve rahmetli anneannemin günler öncesinden aşure yapmaya hazırlandıklarını hatırlıyorum. Biz çocuklar mahallede kaç aile ve ev varsa tek tek gezer aşure dağıtırdık. O gün camilerde aşureler dağıtılırdı.
Başka evlerden de bize aşureler gelirdi. O gün akşama kadar aşure yerdik. Hatta o hafta aşure soframızdan eksik olmazdı. Aşure geleneği yaşayarak öğrenilir. Biz çocuklarımıza aşureyi ve bununla ilgili tarihi olayları anlatmakta güçlük çekiyoruz.Yaptığımız aşureleri çocuklarımıza dağıttıralım. Yaşayarak yardımlaşmayı ve paylaşmayı öğrensinler.Bu vesileyle mübarek aşure gününüzü tebrik eder,sağlık ve esenlikler dilerim.
Mehmet KAMER
80.yıl Efe İ.Ö.O.

Aşüre Nasıl Yapılır?

Malzemeler
2 su bardağı Buğday
1 su bardağı Nohut
1 su bardağı Kurufasulye
1 su bardağı kuru Üzüm
1 su bardağı İncir
1 su bardağı kuru Kayısı
1/2 su bardağı fıstık
4 su bardağı Şeker
1 yemek kaşığı karanfil
10 – 15 su bardağı Su

Süsleme için:
1 su bardağı kuş üzümü
Çekilmiş ceviz içi, Antep fıstığı
Tarçın, nar taneleri

Tarifi
Buğday, fasulye, nohut ve üzümü yıkayıp ayrı kaplarda bir gece önceden ıslatın. Ertesi gün buğdayı süzüp büyük bir çelik tencereye alın. 15 su bardağı su ekleyip kaynatın. Üzerinde biriken köpüğü bir kevgirle alıp tencerenin kapağını kapatın ve 30dakika kaynatın. Fasulye ve nohutu süzüp ayrı kaplarda haşlayın.
Buğday taneleri iyice yumuşayıncaya kadar yaklaşık 4.5 saat kısık ateşte arasıra karıştırarak pişirin. Buğdayın suyu un çorbası kıvamına gelmek üzereyken nohut ve kuru fasulyeyi ekleyin. İyice kaynatın. Ardından sırasıyla fıstık, kuru üzüm, karanfil ve dörde bölünmüş kuru kayısıyı ilave edip karıştırın.
Birkaç taşım kaynatın. Son olarak şekeri ekleyip 5-10 dakika kaynattıktan sonra incirleri katın ve bir taşım kaynatıp, ateşten alın.

Aşure piştikten sonra sıcakken kaselere boşaltın. Soğuyunca üzerini ceviz içi, Antep fıstığı, kuş üzümü, tarçın ve nar taneleri ile süsleyerek servis yapın. İsteğe bağlı olarak gülsuyu da serpebilirsiniz.

Aşüre Orucu

Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.
"Bu ne orucudur?" diye sordu.Yahudiler, "Bugün Allah'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler.Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, "Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)
Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.
Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
"Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." 'Buhari, Savm: 69.
O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. "İsteyen tutar, isteyen terk edebilir" buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.
Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.
Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu: "Ramazan'dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?"
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir" buyurdu.(5)
Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum."(6)
"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.
Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir" demektedir.
Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.
Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.

Bîr hadiste şöyle buyurular: "Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.
Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem'ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ'da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin'i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah'ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü'min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir "yas merasimi" haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

3) Ibn Mâce, Siyam: 31.
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40.
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbn Mâce. Siyam: 43.
8) İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve'l-Terhİb, 2:116.

Muharrem Ayı ve Aşure Günü

"Şehrullahi'l-Muharrem" olarak meşhur olan, yani "Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah'ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah'ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.
Âşura Günü ise Muharrem'in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.
Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir. Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)

Hz. Âişe'nın belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.

1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler