Kadir Gecesi Namazı

Kadir Gecesi namazı 4 rekat olarak kılınır. Kılınış şekli her rekatte okunması gerekenler aşağıda belirtildiği üzere 4 rekatli bir öğle namazı sünneti gibi kılınır.

1. Rekatta: Fatiha ile 3 Kadir suresi.
2. Rekatta: Fatiha ile 3 İhlas suresi
3. Rekatta: Fatiha ile 3 Kadir suresi
4. Rekatta: Fatiha ile 3 İhlas suresi

Bu sureler belirtilen rekatlarda okunur ve iki rekatta bir Tahiyata oturularak namaz tamamlanır.
Selamdan sonra on bir defa "Allah-u Ekber , Alah-u Ekber, Lailahe illlahu valahu ekber Allah-u Ekber velillahi hamd" denir. Bundan sonra 100 defa İnşirah suresi 100 defa Kadir suresi okunur.

Başka bir rivayette de; Kadir Gecesi namazı ikişer olarak kılınır. Bu namazın en azı, iki rekattır. İstediğiniz kadar kılabilirsiniz.
Kılınış şekli:
Her rekatta Fatiha, bir Kadir suresi, 3 İhlas suresi okunur. Her iki rekatta bir selam verilir. Namaz sonunda Hz.Peygambere çokça salat-ü selam getirilir.

Hz Aişe (r.a) buyurdu ki: Ya Resullulah (S.A.V.) Kadir gecesine yetişirsem nasıl dua edeyim? dedim. Oda şöyle buyurdu; "Allahümme inneke afuvvün kerimün tuhibbül afve fağfü anni"Anlamı: Allahım sen affedicisin, affetmeyi seversin beni affet. (Tirmizi)
Laihahe illahül hakimül kerimü sübhane rabbis semavati sebği ve rabbi arşil azim.Hz. Peygamber (S.A.V.) buyurdu: "Her kim bu duayı üç defa okursan sanki Kadir Gecesini idrak etmiş gibi sevaba nail olur."
Lailahe illallahkim sadakatla aşk ile Kadir gecesinde bu mübarek kelimeyi 3 defa söylerse birincisinde Allah Tealanın mağfiretine nail olur. İkincisinde cehennemden kurtulur, üçüncüsünde cenneti kazanmış olur. (Et-tuhfetül marziyye)
Sübhanallahi velhamdülillahi vela ilahe illahu vallahu ekber vela havle vela kuvvete illa billahil aliyil azim.
Allah Teala yapılan bütün ibadetlerimizin kabul etsin mübarek gecenin hürmetine ümmeti Muhammedi affetsin, kendine layık kul habibine layık ümmet eylesin bu gece için verilen müjdelere bizleri de nail eylesin.

Kadir Gecesinde Neler Yapmalıyız?

Kadir gecesini, namaz kılarak, Kur’an-i Kerim okuyarak, tövbe, istiğfar ederek ve dua yaparak değerlendirmeliyiz.Üzerinde namaz borcu olanların nafile namazı kılmadan önce hiç değilse beş vakit kaza namazı kılmaları daha faziletlidir. Kazası yoksa nafile kılar.Süfyan-i Sevri: “Kadir gecesi dua ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir. Kur’an okuyup sonra dua etmek daha güzeldir” demiştir (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 313).
Hz. Aişe (r.ah) söyle anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim? diye sordum. Resulüllah (s.a.v):“Allahümme inneke afüvvün tühibbü’l-afve fa’fu annî (Allah’ım sen çok affedicisin, affı seversin, beni affet)” diye dua et, buyurdu (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI, 314).

Bu gecenin öyle bir ani vardır ki o anda yapılan ibadet ve dualar mutlaka makbul olur. Bu önemli ani yakalamak için gecenin bütününü tövbe ve istiğfar ile geçirmek gerekir. Bu da kişinin imanını tazeler. Gecenin bütününü ibadetle geçiremeyenler en azından teravihten sonra bir miktar oturup dua etmelidirler.Bu, bin aydan hayırlı olduğu bildirilen gecede insanlık alemini huzura kavuşturmak için gerekli olan esaslar indirilmiştir.
Namaz, zikir, teşbih, Kur’an okumak gibi bedeni ibadetlerimiz yanında düşünce ile ibadet olarak isimlendirdiğimiz tefekkürü insanlığın amacı nedir? olgun insan olma mertebesine nasıl ulaşabiliriz? nasıl insanlığa daha iyi hizmet edip, daha çok sevgi sunabiliriz? seklindeki odak noktaları ile güçlendirelim.Unutmayalım ki; özellikle bu gecede Tevvab olan Allah tövbelerimizi kabul edecektir. Bizlere bir ikram olarak sunulan bu kutsal Kadir gecesinde dualarımızdan insanlığın huzuru, sevgi ve kardeşliğin sağlanması ve devamı için bizlere daha fazla güç, iman vermesi için yakaralım. Yalnız kendi sevdiğimiz insanların değil, bütün insanların sevgiye layık olduğunu anımsayarak sevgide sağlam ve cömert bir ruha sahip olmak için de yardim dileyelim. Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla, hepimize hayırlı kandiller diliyoruz.
| | | Devamı... 0 yorum

Anne ve Baba olma İçgüdüsü

İnsanların tamamında yer alan ebeveyn olma içgüdüsü, tarifi imkânsız bir duygudur. Her insan içerisinde yer olan bu duyguyu yaşatmak için elinden ne geliyorsa yapmak ve bu emeline ulaşmak için çabalar. Kimileri doğal yollardan çocuk sahibi olarak, kimileri de evlatlık alarak veya daha başka yollarla bir bebek sahibi olmak ihtiyacı hissederler.
Kalbinde en küçük bir sevgi parıltısı olan her insan bebekleri görünce neşelenir, onlara sevgi gösterir, eline alıp oynamak ister. Bebeklerin gülüşünde, yaptıkları pek çok davranışta, bir komiklik ve insana huzur veren bir tabiat vardır. Bebekler, kimlerine göre anlamsız gelen birçok hareketle, aslında bize onlarca mesaj verir. Dertlerini, sıkıntılarını, ihtiyaçlarını, bir-iki kelime ile anlatmak için çabalarlar, bizler de anlamayınca kızgınlıklarını türlü türlü yaramazlıklarla başımızı ağrıtarak ifade ederler.
Bebek sahibi olmak, bir ailenin olmazsa olmaz temel koşulu gibidir. Evlendikten sonra insanlar, bebeklerinin olup olmayacağını merak ederler, doktorlara giderler, sağlıklı bireyler gibi bebek sahibi olmak için, gerekirse tedavilere başvururlar, eninde sonunda büyük arzularına kavuşmak için, elinden gelen her şeyi yaparlar. Her insana mutluluk veren, tarifi imkânsız coşkuya neden olan, bir bebek acaba ne ifade etmektedir?
Bebekler, bir ebeveyn için o kadar çok şey ifade eder ki, bunu kelimelere dökmek de bir o kadar zordur. Bir bebek en başta aile için mutluluktur. Aileyi birbirine bağlayan kuvvetli bir bağ, sıkıntılarına neşe kaynağı olacak ulvi huzur kaynağı, günün bütün stresini üzerinden attıracak kadar muhteşem doğal bir terapi, insanın kendi soyunu devam ettireceğinin resmi, kişinin dünyadan yok olup gideceği kaygısının ardından bırakacağı eser, ailelerin kendi elleriyle şekillendireceği, kendi özünden bir şeyler katarak, küçük bir kopyalarını meydana getireceği, güzide işlenmemiş bir hammadde ve hepsinden önemlisi de, her insanın büyük bir itina ile hayata attığı imzadır.
Anne ve babalık, içgüdüsel bir davranış olduğu için, her insan evlenip çocuk sahibi olmak veya evlat edinerek kendi elleriyle yetiştireceği bir yavrusunun olmasını ister. Ebeveyn olmak her insanın kendi ellerinde değildir bazen. Yaratıcı herkese nasip etmeyebilir kimi zaman. İnsanın sabır derecesini ölçmek ve yüksek mertebelere insanı ulaştırmak maksadıyla, çoğu zamana bebek sahibi olamamak, bir imtihan vesilesi olur. İnsan bu zorlu ilahi sınavı, çoğu zaman, içinden gelen anne ve babalık içgüdüsünün verdiği şevkle hakkıyla eda edemez. Hatta bazı anlarda kendini Yaratana karşı isyana bile yeltenebilir. Bunlar tasvip edilmeyecek ama bu durumla karşı karşıya olan insanlardaki beklenen hareketlerdir. Bu hallerde sabır etmekten başka çaremiz yoktur.
Çevrenin verdiği telkinler bazı anlarda başımızı ağrıtabilir. “Evleneli ne kadar zaman oldu, hala bir bebeğiniz yok”, “Ne zaman bebeğiniz olacak”, “Her halde bir sorununuz var”, “Şu doktora gidin belki çareniz olur” sözleri, aileyi yıkacak kadar, şiddetle beyinlerde defalarca tekrarlanır. Evlendikten hemen bir sene sonra aileye, defalarca “ne zaman bebeğiniz olacak” diye, sorular yöneltmeler, kişileri büyük üzüntülere sürükler. Unutmayalım ki, bebeği veren de, canını alacak olan da Yüce Yaratıcıdır. Bu durumlarda, bireyler birbirlerine karşı saygılı olmalı, bütün bunların takdir-i ilahi olduğunu akıldan çıkarmamalıdır.
Her şeyin hayırlısını Yaratıcıdan isteyerek, içimizdeki üzüntülerin kaynağının, ne anne de ne de baba da bir sorun olarak algılanmasının önüne geçip, bütün takdirin Mevla’da olduğunu aklımızdan çıkarmamız gerekmektedir. Bu vesile ile Allah çocuklarımızı en güzel şekilde yetiştirebilmeyi, onları ilim ve irfanla donatabilmeyi, hepimize nasip etsin. Evlat sahibi olamayanlara da, bu güzel duyguyu en kısa zamanda nasip etsin.
Kadir PANCAR
22/09/2008

İnanç zayıflığı ve intihâr

Hastalık ve dünya sıkıntılarından kurtulmak için ölümü istemek câiz değildir. Fakat dindeki fitneler sebebiyle ölüm istenebilir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Ölümü istemeyin! Çünkü bir kişi iyi ise, yaşadıkça iyiliği artar. Kötü ise, hatâlarından dönüp doğru yola gelebilir.) [Buhârî]
Düşmanın her türlü işkence ve tecâvüzüne mâruz kalacağını bilen kimsenin kendini ve yakınlarını öldürmesi câiz değildir. Zorla tecâvüze uğrayan günâh işlemiş de olmaz. Ayrıca düşman elinde ölen şehîd olur. Şehîd olan kimse, ölüm acısını duymaz.
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Şehîd, ölüm acısı duymaz, kabirde üzülmez, kıyâmetin dehşeti, hesâb, mîzân, sırât onu rahatsız etmez, doğruca Cennete gider.) [Beyhekî]
Genel olarak îmânsız veya îmânı zayıflık olan insanlar intihâr eder. Müslüman, intihârı düşünemez ve asla düşünmemelidir. Çünkü intihâr, bir çâre, bir kurtuluş değil, aksine ta’rîfi imkânsız azâblara kendini atmak demektir. Ölüm acısı çok şiddetlidir. İntihâr etmek, küfre yakın çok büyük günâh olduğu için, ölürken dayanılmaz acılara mâruz kalınır. Ölüm acısı, sanıldığı gibi bir ân değildir. İntihâr edince âhırette de daha büyük acılara girilir. Âhıret sıkıntıları dünya sıkıntıları gibi değildir. Çok ağırdır. Dünya sıkıntılarına dayanamayıp intihâr eden, ölüm acısına ve âhıret sıkıntılarına nasıl dayanır? İntihâr eden, dirilene kadar intihâr acısını duyar. Kendini öldürmek, başkasını öldürmekten daha büyük günâhtır.

Kur’ân-ı kerîmde buyuruldu ki: (Kendinizi öldürmeyiniz!) [Nisâ 29]
Hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki:(Bir şeyle canına kıyana, Cehennemde onunla azâb edilir.) [Buhârî](İple boğazını sıkarak intihâr eden, boğazı sıkılarak azâb görür. Herhangi bir bıçakla intihâr eden, Cehennemde bıçaklanarak azâb görür.) [Buhârî]
Bir kâfir, uyku hapı içerek veya narkozla her tarafı uyuşturulduktan sonra da ölse, çok şiddetli olan ölüm acısını duyar. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: (Ölüm meleğini görmek, bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir.) [Ebû Nuaym](Ölüm acısı çok şiddetli ise de, ölümden sonraki acılara göre çok hafiftir.) [İ.Ahmed] Dirilene kadar ölüm acısı duyulur. (İ.Evzâî)
Narkozlu hasta, ameliyat acısını duymadığı gibi, sâlih mü’min de kurşun yağmuruna tutulsa, vücudu dilim dilim dilinse ölüm acısını duymaz. Hz.Yûsuf’ün güzelliği karşısında kendinden geçen kadınlar, ellerini kestikleri hâlde farkına varamadılar. Ölüm meleğinin güzel sûretini gören mü’mine Allahü teâlâ acı duyurmaz. 
İntihâr etmek çok büyük günâh ise de, intihâr eden kâfir olmadığı için cenâze namazı kılınır.Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (İntihâr etmiş olsa da, tevhîd ehli her ölünün cenâze namazını kıl!) [Deylemî]
Bizde, Tanzimat’tan sonra tek tük intihâr olayları görülmeye başladı. Müslümanların çok olması intihârın yaygınlaşmasını önlemiştir. İntihâr kelimesi, Tanzimat’tan önce yazılan lügatlarda bile yoktu. Dinsizliğin ve inanç zayıflığının intihâr üzerindeki etkisi büyüktür. Avrupa’da, hayat standardı yüksek olan yerlerde, intihâr oranı daha yüksektir. Bu oran, kuzeye gidildikçe artıyor. Avrupa’daki intihâr oranı Türkiye’dekinden 15-20 kat daha fazladır. Meselâ Fransa’da 100 bin kişiden 44’ü intihâr etmektedir. İntihârda Türkiye alt sıralardadır.Eskiden İstanbul’da yıllarca kalmış olan araştırmacı Fransız Dr. A. Bayer diyor ki: (Batı ülkelerinde insanların yalnız kalması, hayattan nefret etmeye, hattâ intihâra yol açmaktadır. Hâlbuki Müslüman Türkler arasında hiçbir zaman bu hâle tesâdüf edilmez; medenî sayılan milletlerde çok sık görülen intihârı onlar bilmez. Müslümanlar, Allahın kendilerine bahşettiği varlığa tecâvüzün, Allaha karşı gelmek olduğuna inandıkları için, intihârı düşünmezler. Bunun için, intihâr eden hiçbir islâm âlimi yoktur.)
http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2685

Değerlerimiz ve Kültürel Yozlaşma

Kısaca kültürü tanımlamak gerekirse bir milleti oluşturan maddi ve manevi değerlerinin tümü olarak ifade edebiliriz. Kültür bir milleti oluşturan en önemli unsurdur. Bir milletin olmazsa olmaz şartı var olma mücadelesindeki en önemli dayanağı, geçmişi ile geleceği arasında bir köprü ve bağ oluşturmada en büyük temeli kültürdür. Bir milletin dini, dili, ortak tarihi, geçmişinde yaşadığı acıları, sevinçleri, kazanılan veya kaybedilen savaşları, düğün ve cenaze merasimleri, ağıtları, şiirleri, oyunları, destanları, türküleri, vecizeleri, gelenek ve görenekleri, ibretlik hikâyeleri, masalları, mizah anlayışları, eğlenceleri, festivalleri, kermesleri, panayırları, yaşama biçimleri ve buna benzer pek çok şey kültürün beslendiği kaynaklardır.
Kültürün belki de en önemli kaynağı dindir. Çünkü bir milleti bir arada tutan en önemli unsur din birliğidir. Aynı dine inanmış kişiler arasında etkileşim daha yoğun olarak hissedileceği için kültür en çok dini değerlerden etkilenir. Hatta aynı dili konuşmayan insanlar, eğer aynı dini inançları taşıyorlarsa onlar arasında da bir kardeşlik, bir birlik havası mevcut olur. Fakat bunun tersi her zaman doğru olmak zorunda değildir. Aynı dili kullanan insanlar yeri geldiği zaman dini inançlarının farklılığı yüzünden birbirleri ile şiddet olaylarına girişmişlerdir. Örnek olarak; Martin Luther hareketi ile ortaya çıkan dini inanç farklılığı ile birlikte meydana gelen şiddet olaylarında, Avrupa’da aynı dili kullanan binlerce insan, sırf inançlarının farklı olduğu gerekçesi ile ölüme sürüklenmiştir. Buna benzer örnekleri tarihin sayfalarında bulmamız zor olmayacaktır. Dolayısıyla bir milletin en önemli kültür bağı, dindir dediğimiz zaman bunu doğrulayacak pek çok delili kolaylıkla elde edebiliriz.
Kültür; dinden beslenir. Bir millet inançları gereği; yemesini, içmesini, giyinmesini, yaşama biçimini, ahlaki düşüncesini düzenler. Örneğin Müslüman toplumlarında dini bayramlar ayrı bir coşkuya neden olur. Gencinden yaşlısına herkes bayramı doyasıya yaşamak için ellerinden gelenleri yaparlar. Bir ay oruç tutarak mükâfatını bayram ile alan kul Allah'a sonsuz şükreder. Kurban olarak kendisinin sunulması gerekirken, Allah'ın eşsiz merhameti ile binlerce hayvan Allah'a yükselir. İslam’ın zekât ve sadaka ibadeti ile Müslümanlar, aralarında yardımlaşmanın coşkusuna varırlar. Yine İslam’ın haram kıldığı zina ile toplumun aile yapısı korunur. Hırsızlığın büyük günahlardan sayılması ile mal güvenliği teminat altına alınır. İçkinin bütün kötülüklerin anasıdır sözüyle toplumda fenalıklar ve azgınlıklar önlenmiş olur. Kısacası pek çok kuralımız dini inançlar sayesinde düzenli bir yapıya bürünür. Huzur ve mutluluk bu sayede çevreye yayılır.
Kültür; dilden beslenir. Etkileşim aracı olan dil, kişilerin yaşam biçimlerini değişikliğe uğratır. Konuşulan dil aynı olduğu müddetçe insanlar birbirine daha fazla yakınlık duyarlar, daha fazla anlayış ve yardımlaşma gösterirler. Farklı dil insanlar arasında anlaşmazlıklara kopukluklara yol açabilir. Aynı dili kullanan insanların paylaşacakları değerler daha çok olur. Bir olay karşısında hep birden aynı tepkiyi vermeleri daha kolay olur. Anlatılan her türlü bilgiyi, düşünceyi, olayı, kişiler kendi dilinde duymanın ve bunu kolaylıkla anlayabilmenin zevkini yaşarlar.
Kültür tarihten etkilenir. Bir milletin geçmişi o milletin en önemli değerlerindendir. Millet olma bilinci, geçmişinden alınan dersler ve geçmişinde yaşanılan olayların kazandırdıkları sayesinde bütünleşir. Tarihte işlenilen hatalar tekrar işlenilmez ibret ve ders alınır. İnsanlar, böylece ileriye daha sağlam adımlar atarak, geleceği yönlendirme ve başarılı bir şekilde ilerleme imkânı bulabilir.
Kültür; çevreden beslenir. Bir Arap için deve ne kadar önemliyse bir Eskimo için de kar ve buz o kadar önemlidir. Hatta bunlar için kullandıkları kelimelerin sayısı da o denli farklıdır. Soğuk iklimin insanı ona göre giyinir. Tabiatı da iklim şartları gibi sert ve haşin olur. Sıcak iklimin insanı da ona göre biraz daha esnek ve daha rahattır. Etrafına daha sempatik ve daha neşeli bir görüntü çizer. Yaşanılan coğrafyadaki yer şekilleri bile, insanın yaşama biçimini kolaylıkla değiştirir. Ormandaki insanlar için; ağaç, kayalıklarda yaşayan bir insanın ise; taş, pek çok şeyin hammaddesi olur. Çevre ne kadar farklı ise yaşam biçimi de o kadar çeşitli olur.
Bunun gibi kültürel değerler; pek çok şeyden etkilenir ve pek çok şeyi de etkileyerek insanlığın her zaman gelişmesini, bir sonraki kuşakların maddi ve manevi değerleri öğrenebilmesi için, bir aracı gibi hareket eder. Kültürel değerler; o kadar narindir ki en küçük bir hareketten etkilenme gösterebilirler. Kısa sürede geniş çevrelere yayılma şansını bulabilirler. Örneğin bir şarkıcının giyimi, konuşması, yaşama biçimi bir anda bütün bir millete örnek olabilir.
İşte benim üzerinde durmak istediğim esas nokta burası. Günümüz gençliği etkileşim araçlarından olan televizyon, radyo, internet ve telefon sayesinde, bambaşka bir yönde kendini geliştirdi ve bir önceki kuşak ile arasında çok büyük farklılıklar ortaya çıkardı. İzlediği bir yabancı film kahramanı, çocuklarda ve gençlerde örnek alınacak bir şahsiyet; defterlere, kitaplara, çantalara çıkartma olarak yapıştırılacak kadar beğeni toplayan bir durum haline geldi. Bir şarkıcının gelenek ve göreneklerle bağdaşmayan giyim tarzı, binlerce genç tarafından taklit edilerek, sokaklarda 'moda haftası' gibi bir izlenim meydana getirdi. Yine toplumun gözü önünde olan bir şahsiyetin, biçimsiz konuşma yapısı milyonları kendisine bağladı ve insanlar tarafından taklit edilerek, kültürün en önemli yapısı olan dilin gelişimine büyük zararlar verdi.
Toplumun büyük bir bölümü tarafından şarkıları dinlenen kişilerin, örf ve ananelere tamamen ters aile yapısı ile toplum ahlaken bozuldu. Gençler arasında 'aşk yaşama' denen ne anlama geldiği belli olmayan bir alışkanlık türedi. Namus kavramı, üzerinde durulmayacak kadar basit bir durum, namus düşkünlüğü de ayıp görülecek kadar bayağı bir hal aldı. Geçmiş zamanlarda, ilk erkeğini evlendiği zaman gören kızlarımız, evlenene kadar ne tür pislikleri yaşadıklarından habersiz, bir hayatın içerisinde oyuncak olarak asil ruh yapılarını onarılmaz şekilde tahrip ettiler. İlkokul sıralarına kadar düşen rezaletler bir toplumda sınırsız özgürlüğün ne anlama geldiğini gösterdi.
İçki içmek büyük bir meziyet, uyuşturucu bir zenginlik belirtisi ve kafa bulma aracı, sigara kullanmak da gençlik yıllarından itibaren topluma bir nevi kendini kabul ettirmek ve saygınlık manalarına geldi. Ailesine karşı sadakatsizlik ve ihanet etmek; bir zamanlar bir ömür beraber yaşamaya söz vererek evlendiği zevcesini başka kadınlarla aldatmak alkışlanacak bir hal gibi topluma aksettirilmeye başlandı. Her gün bunların yaşandığı magazin programları, seyircilerin gözlerinin önüne serilerek, topluma aldatma davranışının gayet medeni olduğu, yargısı aşılanmaya çalışıldı. Disko ve barlar ile uyuşturulmuş, kendisini alkol, uyuşturucu ve şehvetin esiri haline getirmiş bir nesil türedi. Giyinme şeklimizde büyük değişiklikler oldu. Kadınlarımız erkeklere, erkeklerimiz kadınlara benzemeye başladı. Giyimde moda ve marka takibimiz artarak başkalarının gözünden kıyafet seçmeye başlayarak kendi paramızla hür irademizi esirleştirdik. 
Gazete ve dergilerde, ahlaksızlık bütün bireylere alıştırılarak toplum duyarsızlaştırıldı. Artık okuduğumuz gazetede yer alan müstehcen kadın resimleri, çok normal bir görüntü gibi gözümüze aşinalık kazandı. Bu tür görüntülerin olmadığı gazeteleri yadırgadık gayri medenilikle suçladık. Televizyon filmlerindeki sahnelerde, toplumun genel ahlak yapısı çürütülerek, gençlerin böyle yaşantılar içerisine girmesi özendirildi. Ailecek oturup bir film ve eğlence izlenmez hale geldi. Televizyon o kadar zararlı oldu ki çocuklarımız, onun sayesinde kültürel değerlerinden tamamen uzaklaştı. Reklâmlarda bile, kadının şehveti ön plana çıkarıldı. Sokaklarda boy boy yarı çıplak kadın posterleri dolduruldu. Çıplaklık; normal bir durum gibi gösterilerek, dini inançlar çerçevesinde giyinmenin de bir çağdışılık olduğu algısı beynimize yerleştirildi..
Evlerimizden, iş yerlerimizden yabancı şarkılar yükseldi. Kendi müziğimizin, kimse tarafından tercih edilmemesini bırakın bir kenara müzik kültürümüz aşağı görülüp yüzüne bile bakılmaz hale getirildi. İşyeri tabelalarımız, reklâm panolarımız; sanki kendi dilimizin kelime yetersizliği varmış gibi, yabancı kelimelerle yazılıp çizildi. İnsan öyle bir hale geldi ki bütün bu değişiklikler, gündelik yaşamın normal değerleri gibi kabul edilmeye başlandı. Hepsi alışılagelmiş birer güncel olaydı artık. Ama aklımıza gelmiyor muydu acaba? Kültürümüzle tamamen alakasız birilerinin, toplum değerlerimize tamamen ters olayların, bizi bu kadar etkilemesinin ve gençlerimizi bu yönde yozlaştırması ne acınacak haldi? Bizler bu kadar uyutulmuş bu kadar kendi geçmişini unutmuş değerlerimize ters dönmüş bir millet miydik? Yoksa birileri bizi kendi öz benliğimizden kopartmak için var gücüyle çalışıyor ve bunun neticesini almak için mi çabalıyordu?
Ey millet uyanalım… Kendi kültürümüzü, kendi ellerimizle yozlaştırıp “biz artık biz olmaktan çıkıyoruz”.Her şey çok geç olmadan daha fazla yozlaşmadan aslımıza dönelim bütün asalaklardan silkelenip kendimize dönelim. Yeniden ve her zaman “Biz hep 'Biz' olalım.”
Kadir PANCAR
31/08/ 2008
"Millî benliğini bulamayan milletler başka milletlere yem olurlar." M. Kemal Atatürk

Okul Heyecanı

Okumak kadar dünya da daha övülesi, üzerinde durulası bir davranış yoktur. İlim sahibi olmak için, onca zahmete girmek, sabahın erken saatlerinde kalkarak, okul heyecanını yaşamak, yaz-kış demeden okula giderek bir şeyler öğrenmek, başka nasıl anlatılabilir?
Öğrenciler, uzun zamandır tatilde olmalarına rağmen bu uzun tatilden sıkılmış olacaklar ki, okullar açıldığında, büyük bir neşeyle okullarına koştular. Öğrenciler, okulun çalacağı ilk zili beklemenin heyecanının doyasıya yaşadılar. Öğrenciler için arkadaşlarına kavuşmak, evde sıkılmış olmanın verdiği stresi üzerinden atmak, sevdikleri arkadaşlarına kavuşmak anlatılmaz duygulardı. Ama okul herkes için bambaşkaydı. Herkes için farklı bir anlamdı.

Kimilerine göre okul bir kurtuluştu. Maddi imkânsızlıklar yüzünden, tatilde evlerinden dışarı çıkamayanlar; park, bahçe, deniz, piknik yüzü görmeden evlerinde, dört duvar arasında tatillerini geçirmek zorunda kalan binlerce öğrenci için, okul; hapis hayatının sona erdiğinin bir kanıtıydı. Arkadaşlarına kavuşarak daha eğlenceli vakitler geçirebilmenin, güzel bir resmiydi. Evlerinde aşırı sıcaklardan bunalmış, evlerinin stresli havalarını her daim teneffüs etmek zorunda kalan gençler, için bir kurtuluştu okul.
Kimilerine göre ise okul ilk kez karşılaştıkları apayrı bir dünya bambaşka bir heyecandı. Evlerinin sıcak ortamından ayrılarak, daha kalabalık bir ortama girmek, bazılarını çok fazla strese sokmuş, okulun ilk gününde ağlayarak annelerinden, babalarından ayrılmak zorunda kalmışlardı.
Kimilerine göre ise okul tamamen bir cezaydı. Ders çalışmayı pek sevmeyen öğrencilerin oluşturduğu bu gruptakilere göre, okulların açılmasıyla beraber sıkıntılar da yeniden ortaya çıkacaktı. Tatil onlar için bir özgürlüktü. Dilediği her şeyi rahatlıkla yapabilen çocuklar, gençler; okulların kısmen de olsa disiplin potasına girmekten sıkılıyorlardı. Onlar için çalacak olan ilk zilin sesi de, yüreklerinde sevgiye değil, üzüntülere, sıkıntılara sebep oluyordu sanki. Ailelerin umursamaz tutumları bu tip öğrencilerin, özgürlük adı altında başıboş yaşamalarına neden olmuş ve bu şekilde yaşamaya kendilerini alıştırmışlardı.
Kimilerine göre de okulun açılması maddi masrafların artmasıydı. Bu tip bireyler genelde maddi sıkıntılar içerisinde olanlar ile okumanın önemini bilmeyen velilerdi. “Okuyup da ne olacak?” sözleri çocuklarının kulaklarına işlemiş bu şekilde yetişmiş ve bu sayede çocuklar okuldan soğumuşlardı. Okul masraflarını lüzumsuz gören bu tip insanlar eğitim ve öğretim için birer kayıptı. Çocuğu için alacağı bir takım ihtiyaçlar bir paket sigarası kadar değer taşımıyordu onlar için. Okul, öğretmen, kitap, ders gibi kavramlar onlar için birer masal öğelerinden ibaretti sanki.
Kimilerine göre okul ise, yeni öğretim yılının başlamasıyla gencecik bireylere bir şeyler öğretebilmekten ibaret olan, artık daha fazla yorulmak zorunda kalacakları bir takım görevlerin üstesinden gelmek için bütün bir eğitim-öğretim yılını harcayacakları bir işti. Daha fazla yorulmanın, daha fazla sıkıntıların habercisiydi. Bir öğretmen için eğitim ve öğretimden başka daha önemli hiçbir şeyin olamayacağını idrak edememiş öğretmen profilleriydi bu grup.
Kimilerine göre okulların açılması trafikte daha fazla yol beklemek yetişmek istedikleri yerlere daha geç varmaktan ibaretti. Kendi çocuklarının bu koşuşturmaca içerisinde olmadıklarını düşünen ve okul servislerine toplu taşıma araçlarına kızan binlerce şoförün durumu böyleydi.

Kimilerine göre okul bir dünya ve o dünyada yer alan her şey ilim irfan elde etmek için hazırlanmış ve talipleri için hazırda bekletiliyordu. Bu grup, genç nesillere bu bilgileri aktarabilmek için elinden gelen her şeyi yapamaya hazır, idealist öğretmenlerin bulunduğu gruptu. Onlar için okul; sadece eğitim-öğretim yuvası değil adeta nefes alıp verebilecekleri yaşama kaynaklarıydı.
Herkese göre okul başkaydı. Ama hepsini özetleyen bir şey herkes için aynıydı. Okul herkes için ayrı bir heyecan, üzerinde durulması ehemmiyet arz eden bir mevzuydu. Sıradan bir konu değil, herkesi bir ucundan ilgilendiren bir anda gündemin temeline yerleşen bir gerçekti. Okul… Okul yaşamdı. İlim irfan yuvası, hayatın anlamı. Anlatılmak isteneni; « Beşikten mezara kadar ilim öğrenmeye çalışınız » Hadis-i Şerifi en iyi şekilde özetliyor sanırım.
Kadir PANCAR
8 Eylül 2008

Organ Nakli caiz mi?

Vazîfesini yapamıyan el, ayak, parmak, burun, diş, göz, yürek ve başka organların yerine, mâden, plâstik koymak, diri ve ölü insandan organ nakletmek câiz ve çok iyidir. Çünkü bir organı kurtarmak, hayatı kurtarmak gibi zarûridir. Zarûret olunca birçok yasaklar mubâh olur. Ölünün de, dirinin de bir yerini kesmek harâmdır, ona eziyettir. Fakat, zarûret olunca, bu harâmlık kalkar. Çünkü dînimizde fıkhî bir kaide vardır: (Zarûretler, yasak olan şeyleri mubâh kılar.) [Mecelle]
Ölmüş bir kimsenin bir organını kesmek de ölüye eziyettir. Ancak kesilen organ, bir müslümana verilecekse, ölü bundan dolayı zevk alır. Bir kimse, birine iyilik etmek için çok yorulsa, yorulmasından şikâyet etmez, aksine (Hizmet ettim, iyilik ettim) diye zevk alır. Parasını kaybeden kimse, üzülür. Fakat bunu istiyerek bir hayır kuruluşuna, bir fakîre veren kimse ise buna sevinir. İşte bunlar gibi, kurbanlık koyun da, bir müslümana faydam oldu diye sevinir. O acı, ona zevk verir. Halbuki hayvana da eziyet etmek harâmdır. Dînimize uyulunca eziyet edilmiş olmuyor. Ölüm acısı, dünya acılarının hepsinden daha acıdır. Bir kimse uyku hapı içerek veya narkozla her tarafı uyuşturulduktan sonra da ölse, çok şiddetli olan ölüm acısını duyar. Fakat mücâhidler, kurşun yağmuruna tutulsa dahi bu acıyı duymaz. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Şehîd, ölüm acısını duymaz.) [Beyhekî]

Müslüman, mütehassıs tabîbler, bir hastanın ölümden kurtulması için, diriden veya ölüden organ naklinden başka çâre olmadığını bildirdikleri zaman, bunu yapmak câiz olur. Din ayrılığı gözetilmez. (El-Hedyül-İslâmî)
Çocuğun yaşıyacağı ümit edildiği zaman, çocuğu annesinin karnından çıkarmak için, ölmüş olan annesinin karnını yarıp ameliyatla almak câizdir. Çünkü, müctehid âlimlerin en büyüğü olan İmâm-ı a’zam hazretleri, bu sebeple bir kadının karnının yarılmasını ve çocuğun çıkarılmasını emretmiş, kurtarılan çocuk uzun seneler yaşamıştır. (Eşbâh s.123)
Organ nakli câiz olunca, organı satmak da câiz mi diye bir suâl hatıra gelir. Mal olmıyan şeyi satmak bâtıl olduğu için, kan dâhil, insanın hiçbir organını satması câiz değildir.
Müslüman, mütehassıs tabip, şifa vereceğini ve başka ilacı olmadığını söyleyince, hastanın, kan içmesi, leş yemesi caiz olur. (Nihâye, Hâniyye, Tehzîb)
Tabîb-i müslim-i hâzık, bir hastaya, hastalığı için, kadın sütünün iyi geleceğini, bu hastalığın başka ilâcı da olmadığını söylerse, hastanın, kadın sütü içmesi ve satın almasının câiz olduğu fıkıh kitaplarında yazılıdır. Halbuki kadının sütünü zarûretsiz içmek harâmdır. (Feth-ul-kadîr)
(Ölünce organlarımın alınmasını vasıyet ettim) demek câiz değildir. Bu vasıyetin sahîh olabilmesi için, mütekavvim mal ile yapılması lâzımdır. İnsanın hiçbir parçası mal değildir. Fakat, (Ben öldükten sonra, zarûret olursa, kanımın, organlarımın bir müslümana verilmesi için izin veriyorum) demek câiz olur. Yahut hiç bir şey söylemese, ihtiyâç olunca, yeni ölmüş bir kimsenin organını alıp, hasta olan bir kimseye nakletmek câizdir. (S.Ebediyye)
| | | Devamı... 0 yorum

Oruç Kefareti

Geceden niyetli orucunu, kasten bozana kefâret lâzım geldiği din kitaplarının hepsinde yazılıdır. Kütüb-i sitte isimli meşhûr altı hadîs kitâbından Buhârî, Müslim, Ebû Dâvüd, Tirmizî ve Nesâî'de mevcûttur. Hz. Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîf şöyle:
Bir kimse, Peygamber efendimize gelerek, (Helâk oldum yâ Resûlallah) dedi. Peygamber efendimiz, ne olduğunu sordu. O da Ramazan orucunu kasten bozduğunu söyledi. Peygamber efendimiz, bir köle azâd etmesini bildirdi. Kölesi olmadığını bildirince, aralıksız iki ay oruç tutmasını emretti. Bunu da yapamıyacağını bildirince, fakir doyurmasını bildirdi.

İslâm âlimleri de, geceden niyetli orucunu bozan kimsenin kefâret olarak, varsa bir köle azâd etmesini, yoksa peşpeşe 60 gün oruç tutmasını, tutamazsa, 60 fakiri doyurmasını bildirmişlerdir. (R. Muhtâr)Peygamber efendimizin bildirdiği hükmü kabûl etmiyen, Allahü teâlânın emrini kabûl etmemiş olur. Çünkü Kur'ân-ı kerîmde Resûlullahın emrettiğini yapmak gerektiği bildiriliyor. (Haşr 7)

Oruç kefâreti için ard arda, 60 gün oruç tutar. 60 gün sonra, tutmadığı her gün için, birer gün daha tutar. Birkaç Ramazanda kefâretleri olan veya bir Ramazanda, 2 gün kefâreti olan kimse, birinci kefâreti yapmamış ise, ikisi için yalnız bir kefâret yapar. Birinci kefâreti yapmış ise, ikinci kefâreti de, ayrıca yapar. Kefâret orucu, hastalık, yolculuk gibi bir özür ile veya bayram günlerine rastlamak sebebi ile bozulursa veya Ramazana rastlarsa, yeniden 60 gün tutmak lâzım olur. Bayram günlerinde bozmazsa, yine yeniden başlaması gerekir. Hayz ve nifâs sebebi ile bozunca, yeniden başlamaz. Temizlenince geri kalan günleri tamamlar.

Devamlı hasta veya çok yaşlı olup, 60 gün kefâret orucunu tutamaz ise, 60 fakiri bir gün doyurur. Aç olan 60 fakiri, bir günde iki defa doyurmak lâzımdır. Hepsine aynı gün yedirmek şart değildir. Bir fakiri hergün iki defa doyurmak üzere 60 gün veya hergün bir defa doyurmak üzere 120 gün yedirmek de olur. Yâhut, 60 fakirin herbirine, 1750 gr buğday veya un veya 3.5 kg arpa, kuru üzüm, hurma verir. Bunların kıymeti kadar ekmek, başka mal veya altın vermek veya bunları bir fakire 60 gün devamlı vermek de câiz olur. Kendisini doyurması için fakire kâğıt para da verilir. 60 günlüğü, bir fakire, bir günde toplu verse, bir günlük vermiş olur. 60 fakiri sabah, 60 başka fakiri de akşam doyurursa, sabah doyurduklarını akşam veya akşam doyurduklarını sabah, bir daha doyurmalıdır. Yâhut, bunlardan 60'ının herbirine, sadaka-i fıtr miktârı mal verir. Oruç tutabilenin fakirleri doyurması câiz değildir.


Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Selamlaşmanın Önemi

Dinimizde selamlaşmanın önemi büyüktür. Müslümanların yanına girerken, çıkarken, karşılaşınca, ayrılırken mutlaka selam vermelidir! Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Mümin kardeşine selam vermek, yanına gelince ona yer göstermek ve hoşlandığı isimle hitap etmek, aradaki sevgiyi pekiştirir.) [Taberânî]
(Darlıkta infak eden, rastladığı müslümana selam veren, kendi aleyhinde de olsa adaletli davranan, iman hasletlerini toplamış olur.) [Ebu Nuaym]
(Yirmi müslümana selam veren bir mümin Cenneti hak eder.) [Deylemî]
(Tatlı dilli olmak, selamlaşmak ve yemek yedirmek, cennete götürür.) [Hakim]

(İnsanların en cimrisi selam vermeyendir.) [Taberânî]


(Tanıdığından başkasına selam vermemek Kıyamet alametidir.) [Taberânî]
Müslümanlara yapılacak iyiliklerin en büyüklerinden birisi de selam vermektir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâya yemin ederim ki, mümin olmadıkça cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız. Size bir amel bildireyim onunla birbirinizi seversiniz: Aranızda selamı yayınız!)

(İnsanlara güleryüzle selam vermek sadakadır.)
(Güzel abdest al ve abdestli olmaya dikkat et ki, ömrün uzasın. Karşılaştığın herkese selam ver ki, hasenatın çoğalsın! Evine girince, ev halkına selam ver ki, evin iyiliği ve bereketi artsın!)
(Mümin kardeşine selam vermek, aradaki sevgiyi pekiştirir.)
(Müslümanın müslüman üzerindeki altı haktan biri de selam vermektir.)
(Bir yere girerken oradakilere selam vermek gibi, çıkarken de selam vermek borçtur.)
(İnsanların en acizi duâ etmiyen, en cimrisi de selam vermiyendir.)
(Selamı yayan, cennete girer.)
Konuşmadan önce selam vermeli, sonra konuşmalıdır. Çünkü, (Selam, kelamdan öncedir) buyurulmuştur. Bir kimse selamsız içeri girince, Resul-i ekrem efendimiz, (Geri dön, selam ver, sonra içeri gir.) buyurdu.

Bilhassa selama cevap verirken, ve berekatühüye kadar söylemelidir! (Esselamü aleykum diyene on, ve rahmetullahi ekliyene yirmi, ve berekatühüyü de ekliyene otuz sevab verilir) hadis-i şerifi bunun önemini bildirmektedir. (Taberânî)
| | | | | | | Devamı... 0 yorum

Yemek Duası

Yemeğe başlarken besmele çekmek yani (Bismillahirrahmanirrahim) demek ve sonunda (Elhamdülillah) demek sünnettir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: Peygamber efendimiz yemekten sonra (El-hamdü-lillahillezi etamena ve sakana ve cealena müslimin) duâsını okurdu (Tirmizî)

(Yemekten sonra, "El-hamdülillahillezi etamena hazettaame ve rezekana min gayri havlin minna ve la kuvveh" duâsını okuyanın günahları affolur.) [Ebu Dâvud]

(Bir kimse, yiyip içtikten sonra, "El hamdülillahillezi atameni ve eşbeani ve sakani ve ervani" duâsını okursa, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur.) [İbni Sünni]

Yemeklerden sonra, yukarıdaki duâları da içine alan şu duâyı okumak uygundur.

El-hamdü-lillahillezi eşbeana ve ervana min-gayri-havlin minna ve la kuvveh. Allahümme at’imhüm kema at’amüna. Allahümmerzukna kalben takıyyen, mineşşirki beriyyen la kâfiren ve şekıyyen velhamdülülillahi rabbilâlemin

Tam manasıyla güzel bir yemek duası yapmak için,öncelikle samimi olunmalı ve nimetin şükrünün edası olarak dua yapıldığı bilinmelidir. Bütün nimetlerin Allah'ın bir lütfu olduğu hatırlanarak şükr ve acziyet içersinde dua edilmelidir. Bütün bu duaların yanında yemek sonrasında kısaca "Elhamdülillah" demek bile samimiyetin bir göstergesi olduğunda Allah indinde inşallah kafi gelecektir. 

Manası itibariyle yukarıda sayılan bütün hadislerdeki meziyetleri de içine alan şu Arapça duayı okumakta büyük faide vardır. Aşağıda yazılan duayı ezberleyip her yemeğin sonunda samimi bir niyetle okuyabilirsiniz.

ARAPÇA YEMEK DUASI:
Elhamdülillah Elhamdülillah Elhamdü lillahillezii et`amenaa vesegaanee vecealenee minel müslimiyn.

Elhamdülillehi rabbil alemiyn. Vessaleeti vesseleemü alaa seyyidinaa Muhammedin ve alaa alihii ve sahbihii ecmaıyn.Vağfu anne vağfirlenaa verhamnaa ente mevlanaa fensurnaa alel kavmil kafiriyn. (3 kere)

Allahümme salli alaa seyyidinaa Muhammedin biadedi envaaırrızgı velfütüühaat yaa  baasıtullezii yebsüturrizga limen yeşaau bi gayri hisaab. Übsut aleynaa rizgan vasian min külli cihetin min hazeeini gaybike bigayri minneti mahluug bi mahzi fazlı keramike bigayri hisaab.
Yaa ekramel ekramiyn veya erhamerrahimiyn. İftahilbaabe yaa Allah, İftahilbaabe yaa Allah,  İftahilbaabe yaa Allah. Yaa Allahu yaa kafii yaa fettaah yaa müfettih fettih bil hayr. 

Allahümmegfir sahibe hezettaami vel eekiliyn. Allahümmec'al devletena daaimen evleedena aalimen saaliha velaa tüsallit aleyna zalimen. Allahümme zid velaatengus niğmeten kesiyraten bihurmetil FATIHA

KISA ARAPÇA YEMEK DUASI

Elhamdülillah Elhamdülillah Elhamdü lillahillezii et`amenaa vesegaanee vecealenee minel müslimiyn. Elhamdülillehi rabbil alemiyn. Vessaleeti vesseleemü alaa seyyidinaa Muhammedin ve alaa alihii ve sahbihii ecmaıyn.

Allahümmegfir sahibe hezettaami vel eekiliyn. Allahümmec'al devletena daaimen evleedena aalimen saaliha velaa tüsallit aleyna zalimen. Allahümme zid velaatengus niğmeten kesiyraten bihurmetil FATIHA 

KISA ARAPÇA YEMEK DUASI-2
Bismillehirrahmenirrahim Külüü veşrabüü vela tüsrifüü innehü la yuhıbbül müsrifin  

El-hamdü-lillahillezi eşbeana ve ervana min-gayri-havlin minna ve la kuvveh. Allahümme at’imhüm kema at’amüna. Allahümmerzukna kalben takıyyen, mineşşirki beriyyen la kâfiren ve şekıyyen velhamdülülillahi rabbilâlemin El Fatiha
TÜRKÇE YEMEK DUASI:

Bismillehirrahmenirrahim Külüü veşrabüü vela tüsrifüü innehü la yuhıbbül müsrifin 
Nimeti Celilullah Bereketi Halilullah Şefaat Ya Rasülullah 
Ya Rabbi! Bize verdiğin bütün nimetlerden dolayı sana şükrediyoruz.Bizi Şükredenlerden eyle! Nankörlerden eyleme! Ya Rabbi! rızık ve nimet veren sensin! Sen kapına yönelenleri boş çevirmezsin. Biz aciz kullarız, Senin sonsuz ikram ve ihsanına muhtacız. Bizlere dünya ve âhirette güzel nimetler ihsan  eyle!
Ey  güzel Rabbimiz! Bu sofrada tattırdığın nimetlerin daha güzellerini ebedî mutluluk yurdu olan cennetinde de tatmayı bizlere nasip eyle! Ya Rabbi! bu helâl gıdaların şükrünü eda edebilmeyi ve Sana kullukta bulunabilmeyi bizlere nasip eyle! Ya Rabbi! Fayda vermeyen ilimden,korkmayan kalpten,doymayan gözden,kabul olunmayan duadan sana sığınırız, Senden ;sıhhat afiyet ve ahlakın en güzelini dileriz,işlerimize kolaylık,kalplerimize genişlik,sofralarımıza bereket ver. 
Ya Rabbi! Mülkün sahibi sensin, dilediğine mülkü verir, dilediğinden alırsın. Dilediğini azîz, dilediğini zelîl edersin. Bizleri; aziz kıldığın ve nimet verdiğin kullarından eyle! Ya Rabbi! Bizleri nimetlerinden mahrum eyleme. Sağlık, huzur ve mutluluğumuzu daim eyle. 
Amin Amin Amin ve-selamun alel-mürseliyn vel hamdülillahi rabbil alemiyn lillahi tealal Fatiha.

Duânın Kabulü


Duânın kabul edilmesi için şartlardan bir kısmı şöyle:

1- Haram lokmadan sakınmalıdır!
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Haramdan sakının! Midesine haram lokma girenin kırk gün duâsı kabul olmaz.) [Taberânî]

2- İtikadı düzgün olmalıdır.
Sapıkların, mezhepsizlerin, duâları kabûl olmaz. Hadis-i şerifte, (Bid'at ehlinin duâsı ve ibâdetleri kabûl olmaz.) buyuruldu. Ayet-i kerimenin, duânın tesir edebilmesi için, okuyan ve okunan kimsenin buna inanması ve okuyanın itikadının düzgün olması, Allah rızası için okuması, kul hakkından sakınması, haram yememesi ve karşılığında ücret istememesi şarttır. (İ. Mace)

3- Uyanık kalble ve kabul edileceğine inanarak duâ etmelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâya, kabul edileceğine tam inanarak duâ ediniz! Biliniz ki, Allahü teâlâ gafil bir kalb ile yapılan duâyı kabul etmez.) [Şira]

4- Duâlarım niçin kabul olmuyor dememelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, duânızı kabul eder. Duâ ettim, hâlâ duâm kabul olmadı diye acele etmeyiniz! Allahtan çok isteyiniz! Çünkü kerem sahibinden istiyorsunuz.) [Buharî]

5- Belâ gelmeden önce çok duâ etmelidir.
Hadis-i şerifde buyuruldu ki: (Sıkıntılı iken duâsının kabul edilmesini isteyen, refah zamanında çok duâ etsin!) [Tirmizî]

6- Duâya hamd ve salevatla başlamalıdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ey namaz kılan, acele ettin. Namaz kıldıktan sonra duâ ederken önce Allahü teâlâya layık oldugu şekilde hamd et, sonra bana salevat getir, sonra duâ et!) [Tirmizî]

7- Yalvararak duâ etmelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Gafil olan kalb ile yapılan duâ makbul değildir.) [Tirmizî]
Hz. Davüd zamanında kuraklık oldu. Halk duâ etmek için aralarından üç âlimi seçtiler.
Âlimlerden biri şöyle duâ etti: (Ya Rabbi, Kitabinda kendimize zulmedenleri affetmemizi bildirdin. İşte biz, nefislerimize zulmettik. Senden af diliyoruz. Bizi affet!)
İkinci âlimin duâsı da şöyle: (Ya Rabbi, Kitabında köleleri, azat etmemizi bildirdin. İşte biz kul olarak huzurundayız. Bizleri azat eyle!)
Üçüncü âlim de şöyle duâ etti: (Ya Rabbi, Kitabında, kapimiza gelen saili kovmamamızı, yüz çevirmememizi bildirdin. İşte biz de sail olarak huzurundayız. Senden rahmet istiyoruz. Bizi boş çevirme!)
Duâları kabul olarak rahmet yağdı.

8- Sebeplere yapışmadan istemek kuru bir temennidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Çalışmadan duâ eden, silahsız harbe giden gibidir.) [Deylemî]

9- Günah işlemiyen dil ile dua etmelidir.
Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâya günah işlemiyen dil ile duâ edin) buyurdu. Böyle bir dilin nasıl bulunacağı suâl edilince, (Birbirinize duâ edin! Çünkü ne sen onun, ne de o senin dilinle günah işlemiştir) buyurdu. [Tergibüs-salât]

10- İsm-i azam ve esma-i hüsna ile duâ etmelidir.

Ramazan-ı Şerif ve Hoşgörüsüzlük

Ramazan-ı Şerif, öyle mübarek bir aydır ki, tüm İslam fıkıh kitaplarında kendisinden övgü ile bahsedilmiş ve diğer aylara olan üstünlüğü defalarca dile getirilmiştir. On bir ayın sultanı denildiği zaman, akıllara gelen ilk şey; Ramazan-ı Şerifin mübarekliğidir. Bu ayda, insanlarımız yaşantılarına çeki-düzen verirler. Diğer aylarda gösterilmeyen dini hassasiyet, bu ayda daha fazla üzerinde durularak, daha fazla ehemmiyet verilerek gösterilmiş olur. İnsanlar oruç tutmanın da verdiği heyecanla, ibadetlere karşı daha fazla yönelme gösterirler. Sırf bu ayda namaza başlayanlar, oruçlarını aksatmadan tutanlar, iyilik ve muhtaçlara yardım gibi sosyal mekanizmaları hayata geçirenler, her yıl tekrarlanarak devam eden bir duruma dönüşür.
Bu aya mahsus olmak üzere ibadetlere yönelen kişiler için halk arasında “Ramazanlık Müslüman” tabiri bile türetilmiş ve çok acı bir şekilde bir etiket gibi insanımıza yapıştırılmış ve herkes tarafından kullanılır hale gelmiştir. Ne büyük bir gaflet ki, Müslüman, “kendisini tamamıyla Allaha teslim etmiş” bir tanımı değil de “sadece bir ayda yapılan ibadetlerle anılan bir Müslümanlık anlayışını” kendisine hâkim kılıyor ve daha sonra sanki her şey bitmiş gibi eski heva ve heves dolu yaşantıya devam ediyor. Bunun hesabı nasıl verilebilir? Allah huzurunda böyle acı bir Müslümanlık anlayışını bir insan kendisine nasıl layık görebilir?
Allah “sadece bir ay Müslüman olun, ibadetlerinizi düzenli olarak, huşu içerisinde, benim rızamı kazanmak gayesi ile büyük bir samimiyetle, yapın, bana daha fazla yönelin ve Ramazan- Şerif ayı geçtikten sonra da eski yaşantınıza -gafletle dolu, zevk ve eğlencelerinize- dönün diye mi emir vermiş. (Hâşâ! ) Bu sorunun cevabını herkes kendine sorsun. Vicdanı olan her insan bu anlayışın yanlış olduğunu belirtir. O halde böyle bir anlayış nasıl bir mümine yakışabilir.
Ramazan-ı Şerif’te ona has ibadetler yapılırken insan, yaptığı her ibadetle, Allaha bir adım daha yaklaşır. Sevabını Allahın bileceği oruç ibadeti ile nefsine karşı daha kuvvetli bir üstünlük elde etmiş olur. Kuran-ı Kerimi okumanın verdiği zevkle Rabbinin kelamını bütün insanlığa haykırmış olur. Kılınan namazlarla Rabbinin büyüklüğünü ve kendisinin acizliğini idrak eder. Bir yılda yapılan bütün isyanların, günahların çirkin davranışlarının pişmanlığını yüreğinde hisseder ve kalbinden gelen bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakk’a yalvarır, affını diler. Allah da, kulunun bu samimiyetine ve ihlâsına bakarak ona cevap verir, onu “Kulum” diyerek huzuruna alır.
Ramazan-ı Şerif, oruç ibadeti ile anılmış, oruç da bu ayda önem kazanmıştır. Herkes Ramazan- Şerif’te orucunu tutmaya çalışarak, bu uğurda nice gayretler sarf etmiştir. Ama bazılarımız da, bu ayın diğer aylardan farkı yokmuş gibi, oruç tutmak şöyle dursun bu ayda diğer insanlara nisbet edercesine, daha fazla göz önünde yemek ve içmekle meşgul olmuşlar, oruçlu kimselere karşı büyük bir hoşgörüsüzlük göstermişlerdir. Düşünelim ki bu ayda karşımızda yemekler yeniyor çaylar içiliyor, yazın hararetli sıcaklarından bunalan kavrulan dudaklarımız bir damla suya muhtaçken, karşımızda göstere göstere sular içiliyor. Oruçlular, oruç tutmayanlara karşı “oruçluyuz biz buna göre hareket edin” mi diyor? Ya da “siz de bizim gibi oruç tutun” diye baskı mı kuruyor. Hayır! Ama ortada bir gerçek var ki pek çok insan Ramazan Şerif geldiği zaman hayatına bir düzen veriyorsa da bazılarımız bu ayı fırsat bilerek daha fazla bir hoşgörüsüzlük, daha fazla bir inat içerisinde oluyorlar. Hoşgörü ve anlayış; iki taraflı olmazsa anlamı olmaz. Hoşgörü, saygı, sevgi, merhamet, şefkat gibi erdemler tek taraflı olursa inananlar tarafından gösterilen hoşgörü ve şefkatin de karşılığı tam olmaz.İnsan birlikte yaşamaya muhtaçtır. Bu muhtaçlık ve beraber yaşama duygusu eğer saygı ve sevgi içerisinde olursa hayatımızda tam bir kemalata sebeb olur. Aksi halde toplum içerisinde kutuplaşmaya ve huzursuzluğa neden olur.
İçimizdeki insanlık sevgisi bir nebze kalmışsa, bir insan olarak şunu iyi bilmeliyiz. Bizim gibi düşünmeyenlere, bizim gibi hareket etmeyenlere karşı hoşgörü ve şefkat içerisinde olmalı ve yaşamın herkes için fıtri hak olduğu bilinmelidir. Allah'ın engin merhametinin küçük bir yansımasını kendimizde görebilmeli ve o Yüce Yaratıcının kendisine inanmayanlara bile dünyada göstermiş olduğu hoşgörüyü, merhameti en azından, bizler de bizim gibi düşünmeyen veya inanmayanlara gösterebilmeliyiz.
Ramazan-ı Şerif vesilesi ile her şeye sıfırdan başlamalı, bu idrak ve şuur içerisinde Yunus’un dediği gibi “Yaratılanı hoş gör Yaradan’dan Ötürü” düsturunu kendimize ilke edinmeliyiz. Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun.
Kadir PANCAR
22.09.2008

Ramazan Orucunun Ehemmiyeti

Ramazanda oruç tutmak hakkındaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:

(Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai]

(Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilip, sevabını da Allahü teâlâdan bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.) [Buhari] (Ramazan orucunu tutup ölen kimse, Cennete girer.) [Deylemi]

(Ramazan ayı gelince, “Ey hayır ehli, hayra koş! Şer ehli, sen de kötülüklerden el çek” denir.) [Nesai] (Ramazan bereket ayıdır. Allahü teâlâ bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani]

(Ramazan-ı şerif ayı geldiği zaman, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi] (Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani]
(Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym]
(Ramazan orucu farz, teravih sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) [Nesai]

(Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur]
(Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya]
(Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.) [İ.Ebiddünya]
(İslam, kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim]

(Cennetteki güzel köşkler, sözü hoş, selamı çok, yemek yediren, oruca devam eden ve gece namazı kılan kimselere verilir.) [İbni Nasr]
(Oruç tutan müminin susması tesbih, uykusu ibadet, duası müstecap ve amelinin sevabı da çoktur.) [Deylemi] (Bilhassa oruçlu iken çirkin, kötü söz söylemeyin! Birisi size sataşırsa, ona “Ben oruçluyum” deyin!) [Buhari]
(Gerçek oruç, sadece yiyip içmeyi değil, boş ve hayasızca sözleri de terk ederek tutulan oruçtur.) [Hakim] (Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrasına, ancak oruçlular oturur.) [Taberani]

(Allah yolunda bir gün oruç tutanın yüzünü, Allahü teâlâ yetmiş yıl ateşten uzaklaştırır.) [Müslim](Temizlik imanın yarısı, oruç da sabrın yarısıdır.) [Müslim]
(Oruçlu iken ölene, kıyamete kadar oruç tutmuş gibi sevap yazılır.) [Deylemi]
(Oruçlu iken ölen Cennete girer.) [Bezzar](Oruç tutan, namaz kılan kimse, mükafatını kıyamette aklı kadar alır.) [Hatib]
(Oruç şehveti keser.) [İ. Ahmed]

Mübarek vakitlerde, günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allahü teâlâ, tarafından sevilen kimse, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. Buğzettiği kul ise; faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul olur. Kötü işlerle meşgul olanın bu hareketi azabının daha şiddetli olmasına ve Allahü teâlânın, ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur. (Mev'iza-i hasene)

Orucun Mertebeleri

İslam bilginleri orucun üç mertebesi olduğunu bildirilmiştir:Birincisi; imsaktan akşama kadar yemekten, içmekten ve cinsel arzulardan sakınmak suretiyle tutulan oruçtur. Bu oruç, şartları yerine getirildiği için sahihtir. Ancak bunun gayesine ulaşması için oruçlunun ikinci basamağa yükselmesi lazımdır.
İkincisi; birinci maddedekilerle birlikte, kulak, göz, dil, el, ayak ve diğer organları günahlardan uzaklaştırmak suretiyle tutulan oruçtur. Çünkü bu, organlar üzerinde olumlu etkisini gösteren ve sahibine ahlakî faziletler kazandırarak gayesine ulaşan oruçtur.
Üçüncü mertebe ise; kişinin her daim Allahla beraber olduğunu hatırından çıkarmadan daima zikir ve tefekkür halinde olduğu bu şekilde büyük dereceler kazandığı oruç. Gündüzünü oruçla gecesini teravih ve gece namazları ile değerlendiren Allah dostlarının orucu bu şekilde olur.

Orucun sağlık yönünden faydalarını bir kere de uzmanlarından dinleyelim: "Sağlam insanlara orucun hiç bir zararı yoktur. Aksine (Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz) hadis-i şerifinde işaret edildiği gibi, vücûda faydası vardır. 8-16 saat sindirim cihazının, karaciğerin dinlenmesi kendi kendini toparlaması büyük bir faydadır." "Oruç normal sıhhatli olan insanlar için çok faydalı bir perhiz teşkil eder. Az yemek ve itidal ile yaşamak sonucu oruç tutanlar genellikle Ramazanda bir kaç kilo zayıflarlar. Bu suretle 11 ay zarfında vücutta depo edilen zararlı yağlar erimiş olur. Bu ise asrımızda herkese tavsiye edilen en önemli sağlık kuralıdır. Çünkü şişmanlık şeker hastalığına pek yakındır. Ayrıca damar sertliği, kalb hastalığı, tansiyon yüksekliği ve buna bağlı pek çok hastalığa müsait bir zemin hazırlar. Demek oluyor ki oruç, bütün bu dertlerden insanı koruyucu bir etki yapar."
Bu gerçeği, sadece bizim bilim adamlarımız değil, konuyu inceleyen yabancı bilim adamları da dile getirmektedir: 1940 Nobel Tıp Ödülü'nü kazanan ünlü bilim adamı, Dr. Alexis Carrel "L'Hamme, Cet İnconnu" adlı eserinde: "Oruç sırasında organizmalarda depo edilmiş besin maddelerinin harcandığını, sonradan bunların yerine yenilerinin geldiğini, böylece bütün vücutta bir yenilenme olduğunu ve orucun sağlık bakımından çok yararlı olduğunu." söyler. Oruç tutmakla bir süre nimetlerden uzak kalan kimse bunların değerini daha iyi anlar. Sahip olduğu nimetlerden bir süre uzak kalmak insana, onları daha iyi korumasını, israf etmemesini ve nimetleri kendisine veren Allah'a daha çok şükretmesini öğretir.

Nimetlere şükür ise onların çoğalmasına vesile olur. Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun, şükrederseniz elbette (nimetimi) artırırım." Sabır, başarıya ulaşmanın en önemli şartlarından biridir. Sahip olduğu helal şeylere oruçlu olduğu için el sürmeyen kimse; iradesine hakim olmuş, nefsini zorluklara alıştırarak terbiye etmiş ve üstün bir meziyet kazanmış olur. Böyle bir insan hayatta karşısına çıkabilecek sıkıntılar karşısında sarsılmaz, bunlara kolaylıkla sabreder ve güçlükleri yenerek başarıya ulaşır.

Acılı ve üzüntülü durumlar karşısında sabır ve tahammül göstererek soğukkanlılığını korur. Orucun askerlik ve yurt savunması bakımından da ayrı bir önemi vardır. Savaş zamanlarında cephedeki asker, yiyecek ve içecek bulamadığı zaman açlığa ve susuzluğa katlanmak zorunda kalabilir. oruç tutmaya alışmış olanlar, böyle zorluklara daha kolay dayanırlar.


   Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Oruç nedir?

Oruç, fecir (imsak) vaktinden günesin batımına kadar geçen süre içinde yeme, içme ve cinsel arzulardan uzak durmaktır. Akıllı ve buluğ çağına ermiş bütün Müslümanlara Ramazan ayı içinde oruç tutmak farzdır. Hastalar, yolcular ve aybaşı halindeki kadınlar sağlığa kavuştuktan veya seferi durumdan eve geri döndükten sonra tutamadıkları oruçlarını kaza ederler. Oruç tutmak için en azından kalp ile niyet edilmesi gerekir. (Ayrıca dil ile niyeti söylemek de sünnettir.) Bir insanin Ramazan orucu için sahur yemeğine kalkması da bir nevi niyet anlamı taşır.
Kaza, kefaret ve adak oruçları için ise mutlaka hem niyet etmeli, hem de hangi tür oruç tutulmak istendiği niyet içerisinde belirtilmelidir. Oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlılar (eğer bir daha tutamayacakları kesin hale gelmişse) tutamadıkları her gün için fakirlere (fitre miktarınca) fidye verirler. Buna maddi gücü yetmeyen fakir yaslılar ise tövbe edip affedilmelerini dilerler. Oruç borcu ile ölenlerin yakınlari, eğer ölünün vasiyeti varsa, kalan maldan onun adına fidye vermek zorundadır. Eğer ölünün böyle bir vasiyeti yoksa, ölünün yakınları fidye verip vermemekte serbesttir. Ölünün günahlarının affı için oruç fidyelerinin verilmesi efdal olandır. Ölü adına kaza orucu tutmak doğru değildir.


   Kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Sad. Ali Fikri Yavuz,Ravza Yayınları

Orucu bozan seyler

Orucu bozan seyler kısaca ikiye ayrılır.
A) Hem kaza, hem de kefareti gerektiren seyler:
1- Gida sayilabilecek seyleri yemek, içmek, sigara, afyon gibi keyif veren maddeleri kullanmak, agza giren yagmuru kasten yutmak, kar ve dolu gibi maddeleri bilerek yemek.
2- Cinsi münasebette bulunmak (Bu durumda bosalip bosalmamak önemli degildir). Bunlari oruçlu oldugunu bilerek, kasten yapan kisinin hem 1 gün kaza, hem de ara vermeksizin 60 gün ardarda kefaret orucu tutmasi gerekir.

B) Sadece kaza etmeyi gerektiren seyler:
1- Çig pirinç, hamur, un ve bir defada çok miktarda tuz yemek (az tuz yenirse kefaret gerekir) 
2- Pamuk, kagit yemek, çakil, tas, toprak gibi maddeleri yutmak,
3- Makata veya mesaneye ilaç vermek, genize gidecek sekilde buruna ilaç damlatmak, kulaga yag damlatmak,
4- Agiza alinan suyu veya agiza giren yagmur, kar gibi maddeleri hata ile yutmak,
5- Unutarak bir sey yedikten sonra, orucunun bozuldugunu zannederek yeyip içmek,
6- Imsak vaktinin gelmedigini veya iftar zamaninin geldigini zannederek, yanilip bir sey yemek,
7- Esine dokunma, öpme suretiyle inzal olmak (bosalmak),
8- Kendi arzusu ile disaridaki sigara dumanini içine çekmek,
9- Kendi arzusu ile agiz dolusu kusmak,
10- Disler arasinda kalan nohut büyüklügündeki kirintiyi yutmak (daha küçük olan kirinti orucu bozmaz),
11- Deri altina, kasa veya damara yapilan her türlü ilaç ve asilar,
12- Sakiz çigneyip suyunu yutmak,
13- Ramazan orucu disinda kalan diger oruçlari kasten bozmak.
Bu sekilde bozulan oruçlarda, sadece bir gün kaza orucu tutmak gerekir. 

Güler yüzlü, tatli dilli olmak

Allahü teâlânin kullarina iyilik etmeye, güler yüz, tatli dil ve güzel huy ile onlara kolaylik göstermeye çalisiniz! Bu çalismaniz, Allahü teâlânin rizâsini kazanmaniza ve âhirette yüksek derecelere kavusmaniza sebep olacaktir. Hadîs-i serîfte, (Insanlar Allahü teâlânin iyâlidir, kullaridir. Kullarina iyilik edenleri çok sever) buyuruldu. Müslümanlarin ihtiyaçlarini karsilamanin ve onlari sevindirmenin ve güzel huylu ve yumusak ve sabirli olmanin fazîletini ve sevâblarini bildiren hadîs-i serîfler'den bazılarını paylaşalım.

(Müslüman, müslümanin kardesidir, ona zulmetmez. Onu sikintida birakmaz. Kardesine yardim edene, Allahü teâlâ yardim eder. Kardesinin sikintisini giderenin, Allahü teâlâ kiyâmet günü sikintisini giderir. Bir müslümani sevindireni, Allahü teâlâ kiyâmet günü sevindirir.) (Din kardesine yardim edenin yardimcisi, Allahü teâlâdir.) (Allahü teâlâ, ba’zi kullarini insanlarin ihtiyaçlarini karsilamak için yaratmistir. Dertli olanlar, bunlara siginirlar. Bunlar kiyâmet gününün azâbindan emîndirler.) (Allahü teâlâ, ba’zi kullarina çok ni’metler vermis, bunlari dertli kullarina dermân için sebep yapmistir. Bu ni’metleri muhtaç olanlara vermezlerse, ellerinden alip, baskalarina verir.)

(Bir kardesinin ihtiyacini karsilayana, on sene i’tikâf sevâbi verilir. Allah rizâsi için bir gün i’tikâf eden ile Cehennem atesi arasinda üç hendek uzaklik vardir. Iki hendek arasi, sark ile garb arasi gibi uzaktir.) (Bir din kardesinin ihtiyacini karsilayan kimseye Allahü teâlâ, yetmisbes bin melek gönderir. Sabahtan aksama kadar onun için duâ ederler. Aksam ise, sabaha kadar duâ ederler. Her adimi için bir günâhi affolur ve bir derece yükseltilir
| | | | Devamı... 0 yorum

Anne-Babaya itaat

Ana babaya itaat farzdır. Günah işlemekte veya farzlardan birisini terketmekte; anne ve babaya itaat olunmaz. İtaat ancak mübah olan emirlerde geçerlidir.
Bir kimse üzerine; fakir oldukları müddetçe, gayr-i müslim bile olsalar, anne ve babasına nafaka vermesi vacip olur.

1) Anne ve babaya "öf" bile denmez. Buradaki "öf" kelimesinden maksad; kızgınlık ve hoşlanmamayı açığa vurmaktır. Mırın-kırın edip, homurdanmak da aynı mahiyettedir.
2) Onlar azarlanmaz. "Sen bilmiyorsun, sus, konuşma gibi kalblerini kıracak cümleler kullanılmaz.
3) Onlara güzel ve tatlı söz söylenir. Ta'zim ve hürmet ifade eden "anneciğim, babacığım, ne emredersiniz gibi" güzel sözler söylenmelidir.
4) Onlara merhametle muamele edilir.
5) Anne ve babaya hayır dua edilmelidir.

Şurası muhakkaktır ki; anne babanın hakkını ödemek göründüğü kadar kolay değildir. Özellikle annenin hakkı hiçbir zaman ödenemez.
Bir kimse anne ve babasının şeran günah olan, örfte ayıp ve ar (utanma sebebi) olan bir fiili işlediklerini gördüğünde onlara bir defa bu fena fiili bırakmalarını emreder, kabul ederlerse ne ala!.. Hoş görmezlerse sükût edip bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder.

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler