Şifalı Bitkileri Kullanma

Bitkilerin yararlarından faydalanabilmek için usulüne uygun olarak hazırlanması ve mutlaka alanında uzman kişilerin tavsiyeleri doğrultusunda hazırlanarak kullanılması gerekir. Aksi halde çoğu yararlı bitki menfaat yerine zarara sebeb olabilir. Hatta bazı yanlış kullanımlardan ötürü geri dönülemez yıkımların olması da kaçınılmaz hale gelebilir. Unutmayın ki her bitki her bünyede aynı etkiyi oluşturmaz. Her kişinin bedeni ve ruhu farklı özelliklere sahip olduğundan bitkilerin özellikleri ve yararları da kişisel özelliklere göre değişiklik gösterir. Buna rağmen bitkiler genel anlamda aşağıdaki usullerde kullanıldığında söz konusu yararları meydana getirebilir.
Haşlayarak Demleme:
Belirtilmiş oranda taze veya kurutulmuş bitki bir cam kaba veya metal olmayan bir başka kaba konur, kaynamaya başlayan su ocaktan alınır ve hazırlanmış olan bitkilerin üzerine dökülür. Taze bitkilerin demlenmesi için fazla beklemeye gerek yoktur (Birbuçuk-iki dakika yeterlidir). Çay açık renkli olmalıdır: Açık sarı veya açık yeşil. Kurutulmuş bitkilerin demlenmesi ise biraz daha uzun sürer (3-6 dakika kadar). Bu yöntemle hazırlanmış bir çay hem daha yararlıdır hem de daha güzel görünür.

Belirtilmiş oranda kök, gerekli görülen süre boyunca soğuk suda bekletildikten sonra, kısa süre kaynatılır ve 3 dakika kadar demlenmeye bırakılır. Günlük çay miktarı bir termosa konur ve gün boyunca ağır ağır yudumlayarak içilir. Genel olarak, dolu bir çay kaşığı (yarım tatlı kaşığı) ince kıyılmış bitki, orta boy bir su bardağı (200 cc) dolusu suya yeterlidir. Değişik durumlarda ve bitkilerde, bu miktarlar reçetelere göre değişebilirler.
Soğuk Suda Yumuşatma:
Bazı bitkiler (Örneğin ebegümeci, ökseotu ve eğir kökü), sıcaklığın etkisi ile şifalı güçlerini yitirebilecekleri için, kaynatılmamalı ve haşlanmamalıdır. Bu tür bitkilerden elde edilen çaylar soğuk su ile hazırlanır. Belirtilen ölçüde bitki,soğuk suda 8-12 saat süre ile bekletilir (Genellikle geceleri). Süre dolduktan sonra içilebilecek derecede ısıtılarak, önceden kaynar suyla çalkalanmış bir termosa doldurulur.Soğuk suda bekletme ve haşlama karışımından oluşan çay türü ise, şifalı bitkilerden en iyi yararlanma biçimi olarak belirtilebilir. Bitkiler belirtilmiş su miktarının yarısının içinde gece boyunca bekletilir ve sabahleyin süzülür. Suyu süzülmüş olan bitkiler, belirli su miktarının öbür yarısı ile haşlanır (kaynatılmaz) ve yeniden süzüldükten sonra, soğuk ve sıcak çay karıştırılır. Bu yöntemle hazırlanan çaylarla, yalnızca soğuk veya sıcak suda eriyebilen maddeleri kazanabilme olanağını elde edebiliriz.
Tentür Hazırlamak
Tentürler, 35-40 derece alkol içerikli damıtılmış içkilerin veya aynı derecede etil alkol, kanyak veya elma sirkesi kullanımı ile elde edilirler. Bir şişe veya ağzı kapanabilir bir kavanoz, ince kıyılmış bitkilerle gevşekce doldurulur (Kuru bitkiler için kavanozun 1/5' i, taze bitkiler için kavanozun 2/5' i) ve üstüne alkollü, etil alkol, kanyak veya elma sirkesi eklenir. Sıvı, bitkilerin üstüne çıkmalı ve kavanozun çalkalanacak kadarlık bir kısmı boş kalmalıdır. Ağzı iyice kapatılan şişe veya kavanoz, 14 gün güneşte bekletilir ve her gün 2-3 kez çalkalanır. Süre sonunda ince delikli bir süzgeç veya tülbentle birkaç kez süzülür ve bitki posasının suyu sıkılır. 1-2 gün bekledikten sonra bir kez daha süzülür ve koyu renkli şişelere aktarılır. Elde edilen bu başlangıç tentürü, serin bir ortamda saklandığında, kullanım süresi 2-3 yıl civarındadır. Tentürler, içten doğrudan veya çaya ve suya eklenerek, dıştan da kompres veya friksiyon (sürülme) biçiminde kullanılırlar. Örnek: İsveç iksiri
İnceltme-Güçlendirme Yöntemi:
1 ölçü başlangıç tentürü, 9 ölçü 30-35 derecelik etil alkol-su karışımı, kanyak veya elma sirkesi ile koyu renkli küçük bir şişede inceltilir ve iyice çalkalanır. Elde edilen tentür, desimal ölçüye göre; D1' dir ve şişenin üstüne, kullanılan bitkinin adı, tentür yapımının tarihi ve incelti derecesi (D1) bilgilerini içeren bir etiket yapıştırılır. D1 inceltisinden alınan 1 ölçü, aynen yukarıdaki gibi 9 ölçü etil alkol-su, kanyak veya elma sirkesi karışımıyla inceltilirse D2 inceltisi elde edilir. Böylece devam edilerek, kullanımı önerilen incelti derecesine ulaşılır. (D3, D4, D5, D6... gibi)
Tentürler, kullanım miktarları göz önüne alındığında, bitki çaylarından çok daha etkilidirler. Alkol almak istemeyen veya kesin alkol yasağı altında olan kişiler için sıcak su karışımı idealdir, çünkü alkol sıcak suyun içerinde kısa bir sürede uçar ve geriye yalnızca bitkisel etken maddeler kalır. Tentürler ayrıca, tam veya yarım banyolara eklenerek de kullanılabilir.
Özsu Çıkarmak
Bitkilerin taze özsuları, damla biçiminde kullanılmaya veya hasta organları nemlendirmeye uygundur. Bu özsular, evlerde kullanılan meyva sıkma aleti ile de elde edilebilirler. Bitkilerin özsuyu her gün taze olarak sıkılabilir. Ağzı iyice kapalı küçük renkli şişelerin içinde, buzdolabında bir kaç gün saklanabilir.
Bitki Lapası
Saplar ve yapraklar, bir tahta tabla üstünde, bir bitki lapası haline gelene kadar merdane ile ezilir. Elde edilen lapa, bir keten bezin üstüne yayılarak, hasta organın üstüne yatırılır, sargı bezi ile sarılır ve sıcak tutulur. Bu lapa kompresi gece boyunca etkilemeye bırakılabilir.
Bitki-Buhar Kompresi
İçinde su kaynayan bir kabın üstüne yerleştirilen süzgecin içine taze veya kurutulmuş bitkiler konduktan sonra, süzgecin üstü kapanır. Bir süre sonra , yumuşamış olan bu sıcak bitkiler bir bezin üstüne yerleştirilerek, hasta organın üstüne yatırılır. Hepsi, bir yünlü kumaşla örtülür ve başka bezlerle sıkıca sarılır. Hasta kişi üşümemelidir.Örneğin: Atkuyruğu buğu kompresleri çok etkilidir. Buğu kompresleri, iki saat veya gece boyunca hasta organın üstünde kalabilirler.
Merhem ve Yağ Hazırlamak
İki avuç taze bitki ince kıyılır. 500 gr içyağı veya bir doğal margarin, sanki kızartma yapılacakmış gibi, bir kabın içinde kızdırılır. Bitkiler bu kızgın yağın içine atılarak karıştırılır, 1-2 dakika sonra ateş söndürülür, kabın kapağı kapatılır ve soğumaya bırakılır. Soğuduktan sonra buzdolabına koyulur. Ertesi gün, kap yine ısıtılır (kızartılmaz) ve bir tülbentten geçirilerek süzülür ve hazırlanmış olan merhem kaplarına dağıtılır.Bitki yağı hazırlamak için, çiçekler veya yapraklar gevşek biçimde bir şişeye doldurulur ve bitkilerin iki parmak üstüne çıkacak miktarda, sızma zeytinyağı eklenir. 14 gün boyunca güneşte veya sıcak bir ortamda bekletildikten sonra tülbentten geçirilerek süzülür.
Oturma Banyosu
Tam banyo için, gerekli bitkiler geceden soğuk suya koyulur. Bir banyo için bir kova dolusu (6-8 litre) taze bitki veya 200 gr kurutulmuş bitki gereklidir. Ertesi gün bu miktar ısıtılır (kaynatılmaz) ve süzüldükten sonra banyo suyuna eklenir (küvet). Banyo süresi 20 dakikadır. Kalp ve göğüs bölgesi suyun dışında kalmalıdır. Ilık ya da sıcak su ile belirtilen sınırları aşmayacak şekilde doldurulmuş küvete bitki suyunu süzüp boşalttıktan sonra 20 dakika süreyle oturmalısınız. Bu esnada ilgili sayfalarda belirtilen bitki çayını da yudum yudum içebilirsiniz. Banyodan sonra kurulanılmaz ve durulanılmaz. Bir bornozun içinde, sıcak yatakta bir saat kadar yatarak dinlenilir.
Yarım banyo için, yarım kova (3-4 litre) taze bitki veya 100 gr kurutulmuş bitki gereklidir. Yarım banyonun hazırlanışı ve uygulanışı da aynı tam banyo gibidir. Ancak, banyo suyu böbreklerin üstüne kadar çıkmalıdır. Yarım banyo süresi de 20 dakikadır. Banyodan sonra kurulanılmaz ve bir bornozun içinde, sıcak yatakta bir saat kadar yatarak dinlenilir. İlgili sayfalardaki bitki özelliklerine uygun önerilere dikkat edilmesi gerekir.

Ders Çalışma Teknikleri

Her derse uygun çalışma ipuçlarının bilinmesi başarılı olmayı sağlayacaktır. Bir başarının temelsiz olamayacağı bilindiğine göre öncelikli amaç iyi bir temel oluşturmaktan geçmelidir. Planlı ve verimli bir çalışma ile başarıya ulaşmak mümkün olacaktır.

TÜRKÇE
Türkçe dersine çalışırken; bu dersin katsayısı nedeniyle her alandaki adaya, dolayısıyla kendisine de getireceği puanı düşünür. Bu alanda; anlama dayalı sorularda, kitap okuyarak ve soru çözerek istediği başarıya ulaşabilir. Türkçenin diğer konuları ve edebiyat dersi, konu çalışarak ve soru bankası bitirerek, halledilebilir. Her öğrenci Türkçe dersinde başarılı olduğunu söyler. Bu derste başarı, hiç yanlış yapmayacak seviyeye gelmektir. Birkaç yanlışı olan öğrenci, onların ilgili olduğu konuları çalışarak eritmektir.
MATEMATİK
Adayımız matematik dersine çalışırken, öncelikli olarak konuyu anlamaya önem vermelidir. Derste dikkatli bir şekilde not tutmalıdır. Konuları günü gününe çalışmalı ve yeterli sayıda soru çözmelidir. Matematik dersine dair eksik bir konu, sonraya bırakılmamalıdır. Çünkü bu derste konular birbiriyle bağlantılıdır. Her konuda, örnek soruların çözümleri dikkatle incelenmeli ve bol bol soru çözülmelidir. Konu iyice anlaşıldıktan sonra, geçmiş yıllarda çıkmış sorular incelenmelidir.
FİZİK
Fizik dersinde not tutma ve hemen tekrar etme çok önemlidir. Öğrenmenin ardından tekrar edilen konularda hatırlama oranı, yüzde seksen artar. Ayrıca bu alandaki sorular, kolaydan zora doğru çözülmelidir.
GEOMETRİ
Geometri dersi; yalnızca soru çözme yöntemlerini bilerek başarılı olunabilecek bir ders değildir. Soruda verilen bilgileri, şekle doğru aktarmalı ve neyin sorulduğunu iyi anlamalısınız. Konuyu iyi bilmek, aynı konuda farklı sorular çözmek, geometri dersinde başarılı olmanın yöntemleri.
TARİH
Tarih dersinde konuları; tarihsel bağlamı içinde, temel kavram ve terimleriyle birlikte öğrenmek ve unutmamak için sık sık tekrar yapmak çok önemlidir.
COĞRAFYA
Coğrafya dersinde bir soru, birden fazla konuyu içerebileceği için her konu yeterli düzeyde bilinmelidir. Sorularda verilen grafik, şekil ve haritalara dikkat edilmelidir.
FELSEFE
Felsefe grubu derslerinde bilgiye yönelik sorulara bir yöneliş olduğu dikkate alınarak, soru çözmenin yanı sıra konulara da gereken önem verilmelidir.
KİMYA
Kimya dersi düzenli not tutmanın yanı sıra, çözümlü soruların tekrar çözümlenmesini gerektiren bir derstir. Konu anlatımlı kaynaklarla, kimya dersinde daha başarılı olabilirsiniz.
BİYOLOJİ
Biyoloji dersi unutmamak için sürekli tekrara ihtiyaç duyulan bir derstir. Yorum yapma kabiliyeti gelişmiş adaylar, bu derste daha başarılı olacaktır. Bu kabiliyet ancak soru çözerek geliştirilebilir.

Verimli Ders Çalışma Yolları

Çok sayıda öğrenci ders çalışma ile ilgili sorunlardan yakınır. Bir kısmı çalışamadığından- bir kısmı da ders çalışmaya başlayamadığından yakınır.Öğrencilerin ders çalışma sorunlarının başlıca nedenleri:· Öğrencilerin, küçük yaştan itibaren çalışma alışkanlığını kazanamamış olması.· Yanlış çalışma alışkanlığı.· Temel bilgi eksikliğinden dolayı dersleri anlayamama.· Ailevi sorunlar.Öğrenciler arasında en yaygın olan neden yanlış çalışma alışkanlıklarıdır.

Bunlar:· Amaçsız çalışma· Plansız ve programsız çalışma.· Evin değişik yerlerinde çalışma.· Kaynaklardan yararlanmama.· Derslerden korkma, anlayamadığı dersi bırakma.· Dersle ilgili ön yargılar.

Öğrenmeye karşı istekli olma ve öğrenme için gerekli yeteneklere sahip olma, öğrenmede başarıyı etkileyen en önemli etmendir. Ancak bazı insanlar gerekli çabaları karşısında istedikleri sonucu alamadıklarından yakınırlar. Bu da planlı ve programlı bir çalışmanın olmadığını yada verimli çalışma yollarını bilmediğinden kaynaklanmaktadır.Unutmayın ki yanlış çalışma alışkanlıklarınızın farkında iseniz sorunlarınızın % 50’sini çözmüş sayılırsınız. Bu durumda yapılacak şey, yanlıştan kısa zamanda dönmenin yollarını aramaktır.

YAPABİLECEĞİMİZ ŞEYLERİ YAPMAYA BAŞLARSAK KENDİMİZİ HAYRETLER İÇİNDE BIRAKACAK SONUÇLAR ALIRIZ

Başarı için gerekli plan ve programları yapmak başarmanın yarısı olarak nitelendirilmektedir. Bir olayla meşgul olmak kolay, ama bunun yanında verimli olmak zorlaşır. Başarıya ulaşmak için anlama, öğrenme ve hız kazanma çalışmalarını sistemli bir şekilde sürdürmek gerekir.

VERİMLİ ÇALIŞMA NEDİR?
Çalışmanın verimli olması için ne kadar zaman harcandığı değil ne kadar zamanın verimli geçtiği önemlidir. Verimli çalışma amaç doğrultusunda zamanı programlı ve planlı kullanmaktır. Verimli ders çalışma sadece ders çalışma değil diğer etkinliklerle beraber ders çalışmayı da belirli bir plan ve programa bağlamaktır. Çalışırken bir çok etken insanın zihnini dağıtıp verimli çalışmasını engeller. Bu yüzden kişi çalışma ortamını bu faktörleri en aza indirgeyecek şekilde düzenlemelidir. Şimdi bu düzenlemelerin nasıl yapılacağını hep birlikte inceleyelim:Eğer mümkünse çalışma odası özel olarak döşenmelidir. Masanız cam kenarında olmamalıdır. Bu şekilde olursa hem güneş ışığının rahatsız edici etkisinden kurtulursunuz hem de dışarıdaki olaylar (bahçede futbol-basketbol oynayan arkadaşlarınız, sokaktan geçen insanlar vs.) dikkatinizi dağıtmaz.Işık kaynağı (ampul ve ya güneş ) arkanızda olmamalı, çünkü kendi gölgeniz masanızın ve çalıştığınız kitapların üzerine gelerek sizi rahatsız edebilir.

Bu yüzden ışık kaynağınızı ışık karşıdan gelecek şekilde ayarlayın.Çalışma odanız sık sık havalandırılmalıdır. Havasız bir ortamda rahat çalışamazsınız.Oturmak için koltuk yerine sandalye tercih edin ve sandalyeniz masanıza göre ne çok yüksek ne de alçak olsun.Çalışma odası sessiz olmalıdır. Ders çalışırken müzik dinlenmemelidir. Bir çok öğrenci "Ben müziksiz ders çalışamam. Müzik beni engellemiyor" dese de insan zihni aynı anda iki konuya yoğunlaşamadığı için ders esnasında müzik dinlemeniz çalışma veriminizi azaltacaktır. Bu yüzden müzik dinlemeyi ders aralarında yapın. Hatta müziği kendinize ödül olarak koyabilirsiniz, "Matematikten bu gün hedeflediğim soruları bitirirsem biraz müzik dinleyebilirim " diyebilirsiniz.

Çalışma odanızda sevdiğiniz sanatçıların, tuttuğunuz takımın posterleri ve ya arkadaşlarınızla ,ailenizle çektirdiğiniz fotoğraflar bulunmamalıdır, en azından gözünüzün görebileceği yerlerde. Çünkü bu tarz resimler ve posterler sizi hayal dünyasına sürükleyebilir, zihninizin dağılmasını sağlayabilir. Sonuç olarak, odanızı size en az çağrışım yaptıracak şekilde döşemelisiniz Tabii yoğun ders çalışma dönemleri dışında (yani özgür olduğunuz zamanlarda) odanızı istediğiniz şekilde süsleyebilirsiniz.

Öğretmenlik Mesleği

Genel anlamda öğretmenlik öğretmenin görevi, meslek ise bir kimsenin geçimini sağlamak için yaptığı sürekli iş, sürekli uğraş demektir. Buna göre öğretmenlik mesleği denilince öğretmenin geçimini sağlamak için yaptığı sürekli öğretme işi veya sürekli öğretme görevi anlaşılır. Bir yaşamsal etkinlik olgusu olan meslek, toplumsal, kültürel ve ekonomik yapının ve teknolojinin gerektirdiği bir iş bölümü sonucu ortaya çıkar. Meslekler, genellikle gelişmemiş toplumlarda görenekle babadan oğula veya anadan kıza geçer, az gelişkin toplumlarda usta çırak ilişkisiyle öğrenilir, gelişkin toplumlarda örgün eğitimle edinilir.
Çağdaş toplumlarda ise belirli diploma gerektiren profesyonel bir uğraş niteliği kazanır. Bu olgu diğer çoğu meslekler gibi öğretmenlik mesleği için de geçerlidir. Günümüzde öğretmenlik mesleği öğretmen olan kimseler tarafından yürütülür. Öğretmen, mesleği öğretmek olan kimsedir. Günümüzde öğretmen, öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği yeterlikleri kazandıran yüksek öğrenimi bitirerek aldığı diplomayla öğretmenlik yapma yetkisini elde etmiş olan kimsedir. Dar anlamıyla öğretmenlik öncelikle öğretimcilik demektir. Ancak öğretmenlikte "öğretme' "göreviyle sınırlı kalınmaz, yetinilmez. Çünkü "öğretme" "eğitme" ile iç içe işler, gerçekleşir. Böylece öğretmenlik daha geniş bir anlam kazanır. Bu anlamda öğretmenlik eğitmenliği de kapsar, içerir. 

Öyleyse, geniş anlamıyla öğretmenlik öğretme odaklı eğitimciliktir. Buna göre öğretmenlik mesleği öğretme odaklı bir eğitimcilik mesleğidir. İnsanlık tarihinde olduğu gibi Türk tarihinde de öğretmenlik çok eski bir uğraşı alanıdır. Bir uğraşı alanı olarak öğretmenliğin başlangıcı çok eskidir, öğretme çabalarının ilk başlangıcına dayanır. Öğretme çabalarının kökleri tarihin derinliklerine uzanır. Bu çabaların bir uğraşı alanı niteliği kazanması, bu uğraşı alanının öğretmenliğe dönüşmesi ve öğretmenliğin meslekleşmesi ise epey yenidir. Öğretmenliğin tamamen kendine özgü bir uzmanlık mesleği olması ise çok daha yenidir. Günümüzde öğretmenlik kendine özgü bir profesyonel uğraş alanıdır.
Genel anlamda profesyonel, bir işi kazanç sağlamak amacıyla ve ustalıkla yapan kimse demektir. Böyle bir kimse işin tüm gerekleriyle tüm inceliklerini öğrenmiş olmak durumundadır. Günümüzde öğretmenlik mesleği profesyonel bir meslek olarak kabul edilir. Öğretmenlik artık (özel) alanda uzmanlık, akademik çalışma, mesleksel formasyon ve üniversite diploması gerektiren kendine özgü bir profesyonel meslek statüsü kazanmış bulunmaktadır.
Prof. Dr. Ali UÇAN

KPSS ve Öğretmenlik

KPSS bütün öğretmenlerin korkulu rüyası olan koskoca bir sınav. Öncelikle neden nasıl çıkmış ve kimlere eziyet olmuş kimlere menfaat sağlamış bunun üzerinde durmak istiyorum. Önceleri öğretmenliğe atanmak için ne sınav vardı ne de böyle bir üniversite okuyup açıkta kalmak. Çok eski zamanlara gitmeye gerek yok daha yakın denebilecek tarihlerde (1990’lı yıllar) dönemlerinde herhangi bir fakülteden mezun olmuş arkadaşlarımız kolaylıkla öğretmenlik kadrolarına başvurabiliyorlar ve öğretmen olabiliyorlardı.  Bu sayede binlerce veteriner hekim, ziraat mühendisi, işletme, iktisat, maliye, su ürünleri gibi öğretmenlikle alakası olmayan bölümleri okumuş arkadaşlar bile üniversitelerinin kendilerine verdiği diplomalarıyla o zamanlarda şartlar gereği öğretmen oldular.
Sonraları işin vehametini anlayanlar; öğretmen olabilmek için üniversitenin ilgili bölümlerinden okumuş olmayı şart koştular en azından ilgili bölüm okumasalar bile, öğretmenlik formasyon dersini almayı genel kural olarak belirlediler. Zamanın ilerlemesi ile birlikte artık öğretmen ihtiyacı da mezun olanlara oranla azalmaya başlamıştı. Bu nedenle öğretmenlik fakülteleri sayısının azaltmaktansa, mezun olan tüm öğretmenleri bir sınava tabi tutarak öğretmen yapmak daha akıllıca bir sistem haline gelivermişti. Ve zamanla bu sistem tüm memur ve personel işleri için sınavla alım işine dönüşüverdi. Neden mi? çünkü artık çok fazla mezun vardı ama iş imkanı artık mezunları karşılamaya yetmiyordu. Bu nedenle milyonların sınavla girdiği üniversite sınavlarından sonra artık üniversitelerini başarıyla bitirmiş nice mezunlar da tekrar en iyisi olmak için bir kez daha sınava gireceklerdi. Çünkü alınan diplomaya sahip pek çok aday her meslek için hazır vaziyette bekliyordu. Bu nedenle mantıklı olarak eleme sisteminin olması gerekiyordu. Sınav bu nedenle net ve kaliteli ama bir o kadar da anlık bir çözümdü. Bir yılda ihtiyacından fazla mezun veren üniversite musluklarını kapatmaktansa, bu şekilde sınavla bir çözümün bulunmuş olması daha sonraki senelerde her meslekte "aday" olan binlerin yığılmasına sebep oldu.

Daha eski zamanlarda öğretmenlik o kadar değerli bir meslekti ki, bir köyde öğretmen olmak sanki o köyün en yetkili kişisi olmuş gibi bir anlamla karşılanırdı. Meslek o kadar gözdeydi ki, millet çocuğum öğretmen olabilse daha ne isterim diye iç geçirirdi. Öğretmen olacak adaylar bugün askeriyenin giriş için uyguladığı fiziksel ve bedensel yeterlilik, kendini ifade etme gibi mülakat bezeri şartlara tabi tutulurdu. Eli ayağı en düzgün vücudu yerinde konuşması hitabeti ile göz dolduran saygın ve ahlaklı bir kişiliğe sahip kimseler köylerden seçilir ve güzel bir eğitime tabi tutulduktan sonra öğretmen olarak atanır köylerde çocuklar tazecik beyinler onların kutsal ellerine emanet edilirdi. 
Sonraları ne oldu? Öğretmenlik mesleği iyice değerini yitirdi. Neden bu oldu? Çünkü artık ne öğretmen ne de öğrenci eskisi gibi değildi.Tam bir değişim olmuştu maddiyatın sardığı genç beyinler ile idealizmden yoksun yetişmiş beyinlerin hızla sarmaladığı bir toplum oluşuverdi. Milletin aklına, çocuğum hiçbir şey olamasa bile öğretmen olur düşüncesi yerleşti. Bir kişi öğretmen oldu mu; millet tarafından o kişi, artık sanki kıymetsiz ve sıradan bir meslek sahibi olmuş yaftasını yemiş olmaya başladı. Buna rağmen öğretmenliği kazanmak da bir o kadar da zorlaştı. Öğretmenlik puanları o kadar yükseldi ki akıl almaz şekilde en değerli öğrenciler tarafından seçilen gözde bir meslek haline de zaman zaman gelebildi. Anlaşılan bu anlattıklarımız arasında tam bir tezatlık vardı.
Sonuçta öğretmenliği kazanmış kişiler üniversite de aldıkları eğitim sayesinde alanlarında en değerli kişiler olmayı hak ettiler ve bu yola baş koymuş kişiler olarak; vatanına, milletine hizmet edebilmek, gencecik dimağları bilgi yumağına çevirebilmek coşkusunu, hem kendileri hem de çevresine yaşatmak istediler. En azından öğretmenlik mesleğinin bir "şeref" olduğunu göstermek istediler. Öğretmen adayları, devletin verdiği ilköğretim, lise ve üniversite eğitiminin boşa gitmeyeceğini yine bu devlete hizmet ederek görmek istediler. En doğal hakları olan öğretmenlik kadrolarına yerleşmek istediler. Ama ne oldu? Devletin karşısında artık çok büyük kitleler halinde hazır iş bekleyen binler ce mezun vardı. Mecburen çare eleme sınavı yapmaktı. Bunun için hummalı bir çalışma yaptılar ve Kısa adı KPSS olan Kamu Personeli Seçme Sınavı, 18/3/2002 tarih ve 2002/3975 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’na istinaden ilk olarak 2002 yılında ÖSYM tarafından hazırlanıp, bu tarihte uygulanmaya kondu. Yönetmeliğin amacı Madde-1’de: “Bu Yönetmeliğin amacı, ilk defa kamu hizmeti ve görevlerine atanacakların seçimi ile kamu kurum ve kuruluşlarında özel yarışma sınavına tabi tutulmak suretiyle girilen mesleklere atanacakların ön elemesi amacıyla yapılacak sınavların genel ilkeleri ile usul ve esaslarını tespit etmektir.” şeklinde ifade edilmiştir. 1999 yılında Kamu Personeli Yasası’nda yapılan düzenleme ile daha önce Devlet Memurları Sınavı-DMS adı ile uygulanan sınav, bu tarihten itibaren Kurumlar için Merkezi Eleme Sınavı-KMS olarak isim ve nitelik değiştirmiştir. 120 puan türü ve 4 farklı oturumunda oluşan sınav; öğretmenlik, sözleşmeli personel, memurluk ve uzman kadroların istihdamında eleme sınavı niteliği taşımaktaydı. KMS sadece ilk ve son defa 7-8 Temmuz 2001 tarihinde uygulanmıştır. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Dr. Fethi Toker, 1999 yılında yapılan Devlet Memurluğu Sınavı (DMS) ile 2001 yılında yapılan kurumlar için Merkezi Eleme Sınavı'nın (KMS) birleştirilmesiyle Kamu Personel Seçme Sınavı (KPSS) adı altında yeni bir sınavın yapılacağını açıklamasıyla birlikte bir sonraki yıl olan 2002’de ise sınav, yapılan isim değişikliği ile KPSS adını almış ve aynı yılın 6-7 Temmuz tarihlerinde ilk defa adaylara uygulanmıştır. Bunu fırsat bilen binlerce girişimci de bir anda, KPSS hazırlık kitapları, dershaneler, özel dersler gibi pek çok aktivitelerle öğretmen olmuş geç beyinlerimizi tekrar yordular ve tekrar sınav streslerine soktular.

Bu sınavı çıkaranlar, öğretmenlerimizin üniversitelerinde zorluklarla okuduklarını bilmiyorlar mıydı bilmiyorum ama tek çarelerinin nice zorluklarla okumuş mezun olmuş olan binlerce kişiyi tekrar sınava tabi tutmayı daha mantıklı kabul etmişlerdi. Ailelerinden beş kuruş para almadan, gece gündüz demeden çalışıp para kazanarak okuyan binlerce arkadaştan habersiz olmaları düşünülebilir miydi. Ailelerinin maddi imkânsızlıklarına çare olabilmek için küçük bir nebze yardımı dokunabileceğini uman gençlerimiz üniversiteden mezun olduklarında kadrosuz olabileceklerini hiç düşünmemişlerdi belki. Ama ne oldu okudukları onca sene boşa gitmiş gibi ellerinde diplomalarla özel eğitim kurumlarına dershanelere başvurdular. Bu dershane sahipleri de onlara gereken önemi nasıl versin zaten muhtaç durumdaki adayımızı gereğinden fazla çalıştırtıp daha az ücret vererek onları kullandılar ve adeta ezdiler. Kimi sigortasız çalıştı kimi çalıştığı kurumdan ücret bile alamadı. Yani bu sınavın zararını en büyük şekilde gören sevgili öğretmen adaylarımız oldu. En büyük faydayı gören de KPSS için hazırlık kitaplarını ardı ardına yayınlayan yayınevleri, KPSS dershaneleri, her yıl binlerce adaydan milyonları alan diğer sayamadığımız kişi ve kurumlar gördü.
Aslında büyük bir ikilem içerisindeyiz. Herkese eşit imkan verip herkesi bir yerlere getirmek için çok yoğun bir uğraş vermek mi, yoksa hedef kitlemizin içerisinden bazılarını seçip onlara iyi ve kaliteli imkanlarla eğitim vermek mi? Bu sorunun ikisine de mantıklı cevaplar verilebilir. Ama hangisi en doğrudur, doğrusu iyice araştırılıp üzerinde düşünülmesi ve geçmişte ve günümüzde büyük devlet olmuş halkların çok iyi bir şekilde incelenmesi gerekli olacaktır diye düşünüyorum. Ancak bu şekilde mantıklı ve tutarlı senelerce eskimeyen bir eğitim projesi üretmiş oluruz.
Bizler nice zorluklar okumuş bireyler olarak devletimizin verdiği imkânlardan sonuna kadar yararlanmak ve bu devlete en güzel şekilde hizmet edebilmek amacıyla, bayrağımızın dalgalandığı her yerde, her yaştan, her sınıftan insana, eğitim ve öğretim götürebilmek için öğretmen olduk. İçimizdeki insan sevgisini, yardımlaşma duygusunu, paylaşmayı aktarabilmek için bu mesleği seçtik ve bu uğurda yemin ettik. Şimdi en doğal hakkımız olan öğretmenliğimizi, diplomamızın azıcık değeri varsa kadrolu olarak, hizmetimizi yapmak istiyoruz. Okuduğumuz senelerin hatrına atanıp bu milletin evladına hizmet etmek istiyoruz. Bu konuda gerekenin yapılmasını da bizi yöneten değerli büyüklerimizden saygıyla talep ediyoruz.
Kadir PANCAR
13.08.2008

Kaynaklar:  
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kamu_Personeli_Seçme_Sınavı
http://www.habervitrini.com/egitim/dms-ile-kms-sinavlari-birlestirildi-26421/
http://kpss.com.tr/lang-tr/tarihce.cgi E.Tarihi: 10 Ağustos 2008
http://www.osym.gov.tr/belge/1-5727/20-nisan-2001-tarihli-kms-basin-duyurusu.html
http://www.memurlar.net/haber/201/ 15Nisan 2003 Haber Metni

Dini Eğitim ve Muhabbet

“Bu dünyâ âhıretin tarlasıdır. Burada tohum ekmeyip, yaratılışda bulunan, toprak gibi yetişdirici kuvvetini işletmeyenlere, bundan fâidelenmeyenlere ve amel, ibâdet tohumlarını elden kaçıranlara yazıklar olsun! Toprak gibi yetişdirici kuvveti işletmemek, oraya birşey ekmemekle veyâ zararlı, zehrli tohum ekmekle olur. Bu ikincisinin zararı, bozukluğu, birincisinden kat kat dahâ çokdur.

Zehrli bozuk tohum ekmek, dîni, din derslerini, dinden haberi olmayanlardan öğrenmek ve din düşmanlarının kitâblarından [mecmû’alarından] okumakdır. Çünki, din câhilleri, nefsine uyar, keyfi peşinde koşar. Dîni, işine geldiği gibi söyler. Karşısındakinin de nefsini azdırır ve kalbini karartır. Çünki, din câhilleri, din dersi verirken [din kitâbı yazarken], islâmiyyete uygun olmıyanı uygun olandan ayıramaz. Gençlere neleri ve nasıl anlatmak lâzım geldiğini bilemez. Kendi gibi, talebesini de câhil yetişdirir. Birçok şeyler okuyup ezberlemekle, [başka ilm kollarında söz sâhibi olmakla, fen ve san’at şu’belerinde ihtisâs kazanmakla] insan din adamı olamaz, [din kitâbı yazamaz] ve din bilgisi veremez.

Bir din âlimi, gençlere din öğreteceği zemân, bunlara önce, dinsizler, islâm düşmanları [ve câhil din adamları] tarafından şırınga edilen, yanlış propagandaları, iftirâları anlayıp, anlatıp, onların temiz ve körpe kafalarını bu zehrlerden temizler. Zehrlenen rûhlarını tedâvî eder. Sonra, yaşlarına, anlayışlarına göre, islâmiyyeti ve meziyyetlerini, fâidelerini, emrlerindeki ve men’lerindeki hikmetleri, incelikleri ve insanlığı se’âdete ulaşdırdığını, onlara yerleşdirir. Böylece gençlerin rûh bağçelerinde derdlere devâ, rûhlara gıdâ olan nefis çiçekler yetişir.

Böyle bir din âlimini ele geçirmek, en büyük kazancdır. Onun bakışları, rûhlara işler. Sözleri, kalblere te’sîr eder. Dîn-i islâmı, hâzır lokum gibi yutmak, susuz kalmış iken, soğuk şerbet içip ciğerlerine kadar serinliyebilmek, ancak böyle bir Allah adamının sunması ile mümkindir.” “Ne kadar şaşılacak şeydir ki, kıymetli teveccühünüze kavuşmakla şereflenen şâ’irlerden birinin, bir kâfir ismini soyadı aldığını işitdim. Hem de, kendisi seyyidlerden, sevmemiz lâzım gelen büyüklerden biridir. Keşki bunu duymasaydım. Bu alçak ismi acabâ niçin aldı? Bir dürlü anlıyamıyorum.

Böyle ismleri almakdan, korkunç arslanlardan kaçmakdan, dahâ çok kaçmak lâzımdır. Böyle ismleri, her çirkinden dahâ çirkin görmek lâzımdır. Çünki, bu ismler ve onların sâhibleri, Allahü teâlânın düşmanlarıdır. Onun Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” düşmanlarıdır. Müslimânların, [ister hıristiyan olsun, ister yehûdî olsun, isterse kitâbsız olsun bütün] kâfirleri düşman bilmesi emr olunmuşdur. Bu gibi pis ismleri, evlâdına koymamaları, her müslimâna vâcibdir. Benim tarafımdan ona söyleyiniz! Bu ismi değişdirsin! Onun yerine, ondan hayrlı ve müslimâna yakışan bir ism koysun.

Müslimân olana, müslimân ismini koyması yakışır. Allahü teâlânın sevdiği ve Onun Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” beğendiği, islâm dîninde bulunmakla şereflenmiş bir kimsenin hâline uygun da, ancak budur. [Ebû Dâvüd ve Muhammed ibni Hibbân bildiriyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kıyâmet günü ismlerinizle ve babalarınızın ismleri ile çağrılacaksınız. Onun için güzel ismler alınız!) buyurdu.

Tirmüzî bildirdiğine göre Âişe “radıyallahü anhâ” buyurdu ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” çirkin ismleri değişdirirdi).] Tirmüzî ve İbni Mâce “rahmetullahi aleyhimâ” bildiriyor: Abdüllah bin Ömer “radıyallahü anhümâ” buyurdu ki, (Hazret-i Ömerin bir kızının adı Âsıye ya’nî isyân edici idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, onu değişdirdi. Cemîle yapdı). Bunlar gibi, dahâ birçok insan, yer ve sokak ismini değişdirerek, müslimâna yakışan ismler takdığını Ebû Dâvüd bildirmekdedir. Hadîs-i şerîfde, (Kötü zan altında kalınacak yerlerden kaçınız!) emr olundu.

Dinsizlik alâmeti olan ve bu zannı uyandıran ismleri koymakdan, [sözleri söylemekden ve alâmetleri kullanmakdan ve işleri yapmakdan] kaçınmak, her müslimânın vazîfesidir. Bekara sûresi, ikiyüzyirmibirinci âyetinde meâlen, (Mü’min olan bir köle, kâfir olan bir beğden, dahâ kıymetlidir!) buyuruldu.” (Mektubat –Cild 1, Mektub 23 )

“Kalb, ya’nî gönül birden fazla şeyi sevmez. Bu bir şeye olan sevgisi kesilmedikçe başka şeyi sevemez. Kalbin mal, evlâd, mevkı’, medh olunmak gibi çeşidli arzûları ve bağlantıları ve sevdikleri görülür ise de bu sevgilileri hakîkatde hep bir sevgilisi içindir.

O biricik sevgilisi de, kendi nefsidir. Onların hepsini, kendi nefsi için sevmekdedir. Bunları, hep kendi nefsi için istemekdedir. Onların nefslerini düşünmemekdedir. Nefsine olan sevgisi kalmazsa, nefsi için onlara olan sevgisi de kalmaz. Bunun içindir ki, kul ile Rabbi arasındaki perde, kulun kendi nefsidir. Çünki hiçbirşeyi o şey için sevmemekdedir. Onun için hiçbirşey perde olmaz. Kul, hep nefsini düşünmekdedir. Bunun için perde, yalnız kendisidir. Başka hiçbir şey değildir. Kul, kendinin nefsini düşünmekden büsbütün kesilmedikçe Rabbini düşünemez. Allahü teâlânın sevgisi onun kalbine yerleşemez. Bu büyük ni’met, ancak tam fenâ hâsıl oldukdan sonra elde edilebilir.

Mutlak olan Fenâ da, Tecellî-i zâtîye bağlıdır. Çünki, ortalıkdan karanlığın kalkması, ancak, parlak olan güneşin doğması ile olur. (Muhabbet-i zâtiyye) denilen bu sevgi hâsıl olunca, sevgilinin ni’metleri ve elemleri, sevenin yanında eşid olur. Bu zemân, ihlâs hâsıl olur. Rabbine ancak Onun için ibâdet eder. Kendi nefsi için değil. İbâdeti, ni’metlere kavuşmak için olmaz. Çünki, ona göre ni’metlerle azâblar arasında başkalık yokdur. İşte bu hâl mukarreblerin derecesidir.” (Mektubat –Cild 1, Mektub 24 )

Ramazan-ı Şerifin Bereketi

“Şimdilik, mübarek ramazan ayının gelmesini bekliyorum. Bu ayın, Kur'an-ı Mecid'le tam bir münasebeti var. Hem de zata bağlı kemalatı ve onun zuhuratı sayılan işlerin tümünü özünde toplamak sureti ile.. Kaldı ki o, asalet dairesine dahildir. Öyleki: Asla, onun üzerine gölge düşmemiştir. KABİLÎYET-İ ULÂ, onun uzayan gölgesidir. Bu manada gelen âyet-i kerime meâlen şöyledir: — «Ramazan ayı öyle bir aydır ki; Kur'an, o ay içinde indirildi.» (2/185) İşbu âyet-i kerime, sözün doğruluğuna delildir. Anlatılan mana ile bağlılık kurulunca; işbu ramazan ayının, cümle hayırları ve bereketleri özünde topladığı anlaşılır. Bütün sene boyunca gelen cümle hayırlar ve bereketler; bu ayın, bereketleri denizinden bir damladır. Ama, kime olursa olsun; hangi yönden gelirse gelsin..

Bu ayın kadri o kadar yücedir ki: Sonu yoktur. Bu ay içinde olan birlik ve beraberlik, yıl boyu sürecek birlik ve beraberliğe sebeptir. Aynı şekilde, bu ay içindeki ayrılık, yıl boyu sürecek ayrılığa sebeb olur. Saadetler olsun o kimseye ki: Ramazan ayı, kendisinden razı olarak ayrılır. Yazıklar olsun o kimseye ki: Ramazan ayı, kendisine dargın gider. Dolayısı ile, bereketleri elde etmeye bir vasıta sayarak. Ramazan ayı ile, Kur'an-ı Kerim hatmini biraraya getiren kimse için ümid edilir ki: Onun bereketlerinden mahrum kalmaya; hayırlara kavuşmasına engel olmaya..

Bu aya mahsus olan bereketler, başkalarına benzemez. Bu ayın gecelerindeki hayırlar da, başkaları ile kıyaslanamaz. Akşamlan, iftarda acele etmenin; sahurlardaysa, ağır davranmanın hikmeti ve sırrı bu olsa gerek. Böyle olur ki: Gecenin ve gündüzün tüm cüzlerindeki imtiyaza ermek hâsıl ola..” “Muhammedî meşrebe dahil olan cemaatın hakikatlerine gelince: îlmî itibara göre, zat kabiliyetlidirler. Ama anlatılan bazı kemalâtla ilgili olaraktan.. Bu meyanda Kabiliyet-i Muhammediye; zatla bu müteaddid kabiliyetler arasında bir aralıktır. Bazılarının, yukarıda anlatıldığı üzere buna: — Kabiliyet-i Zattır. Demeleri, şu manadaki sebebe dayanır: Onun, (kabiliyet-i zatın) sıfatlar âleminde bir adımlık yen vardır. Bu sıfatlar âleminin son yükselişi ise., o kabiliyete kadardır. Ulaştıkları bu makamdaysa..

Resulüllah S.A. efendimize bağlandıklarında şüphe yoktur. Kabiliyet-i ittisaf için, hiç. bir şekilde yükselme yoktur. Bu mananın bir icabı olarak, bazıları zarurî olarak şu hükmü verdiler: — Hakikat-ı Muhammediye daima haildir. Halbuki. Hakikat-ı Muhammediye. kendi zuhur yerindedir; ki; Zatta mücerret bir itibardır. Bundan ötürü de, gözden kaybolması mümkündür: hatta olmuştur. Kabiliyet-i ittisaf her ne kadar itibari ise de, sıfatların rengini ve vasfını almıştır, amma berzahiyet yoluyla.. Sıfatlar hariçte vardır; ama ziyadeden bir varlıkla.. Böyle olunca, yükselmeleri imkân dairesi dışındadır. İşbu mana icabı olarak, anlatılan hailin daimî varlığına hükmedilmiştir.” (Mektubat –Cild 1, Mektub 4 )

Nefis Muhâsebesi

Bilmiş ol ki; günün ilk vaktinde insan kendine hakkı tavsiye edip, ona göre hareket edeceği gibi, akşamda kendini hesaba çekmesi için bir zaman ayırmalıdır.
Eğer insan her günahı için evine bir çakıl taşı atsa, evi taşla dolardı. Ne yazık ki kendisi günahlarını hesap etmez. Halbuki melekler onları yazar. Allahü Teâlâ da o yaptıklarından onları hesâba çekecektir.
Yine bir haberde, günün dörde bölünmesi ve bunun bir cüzünde nefis muhâsebesi yapılması istenmiştir. (Gazâlî, İhya 4/728)
Nefis muhâsebesi, ömrün her günü her saati dikkate alınarak ve vücûdun bütün âzâları hesâba katılarak yapılmalıdır.
İbn-i Samte (r.a.) dâimâ kendini hesâba çekerdi. Bir gece hesâba oturmuş ve altmış yaşına geldiğini, bunun da 21.500 gün ettiğini görünce “Vay başıma gelene! Her gün bir günahım olsa 21.500 günahla Allah’ın huzuruna çıkıyorum. Halbuki her gün binlerce günâhım vardır” diyerek bayıldı ve düştü. Bir daha ayılmayarak rûhunu teslîm etti. Bu sırada “Sana Firdevs-i Âlâ ile müjde olsun!” diye gâipten bir ses duyuldu. (Gazâlî, İhya 4/730)
Hz. Ömer (r.a.)’den şöyle rivâyet olunmuştur: “Hesâba çekilmezden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz ve tartılmadan önce amellerinizi tartınız.”

Kibir ve Büyüklenme

Kibir sonu küfre dayanan bir hastalıktır. Dinîmiz, her hayrın ve faziletin Hz. Allah’dan olduğunu öğretir. O halde kişinin sahip olduğu faziletlerden dolayı başkalarına karşı büyüklenmesi, bu nimetlere karşı nankörlük ve onu veren Cenâb-ı Hakk’dan gafil olmak demektir.
Kibrin sebep olacağı hataların affı dahi zordur. Bu husus da Süfyân-ı Sevri hazretleri: “Her bir mâsiyet ki, sebebi, kaynağı şehvetten ise affı ümîd olunur. Bir mâsiyet ki kaynağı kibirden ise affı ümîd olunmaz. Çünkü İblîsin mâsiyetinin aslı kibirden, Âdem (a.s.)’ınki şehvettendi.”, buyurmuşlardır. (İbn-i Hacer, Münebbihat 3)
Kibir sâhibi insanlar Allah’ın sevmediği ve hakkı dinlemeye karşı kalpleri mühürlenmiş kişilerdir. Hz. Allah meâlen: “Yer yüzünde haksızlıkla kibirlenenleri âyetlerimden çevireceğim” (Sûre-i Âraf 146)
“Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini mühürler.” (Sûre-i Mümin 35)
“Allah o büyüklük taslayanları sevmez” buyururlar. (Sûre-i Nahl 23)
“İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yer yüzünde böbürlenerek yürüme. Allah kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.” (Sûre-i Lokman 18) buyurmaktadır.
İnsanın kibirlenmesine bir çok sebep vardır. Bunlardan biri de insanın kendisindeki ilim ile kibirlenmesidir.
Buna sebep de ilmin sâhibinin hakîkî âlim olmamasıdır. Çünkü “Allah’tan hakkiyle ancak âlimler korkar.” (Sûre-i Fatır 28) âyetinin mucebince hakiki âlimler, Allah’tan korkarlar da kibir illetine bulaşmazlar.
Veya İlminin kendisine fayda vermemesinden kaynaklanmıştır. İlim nisan yağmuruna benzer, tatlı meyvelerde meyvenin tadını artırdığı gibi acı meyvelerin de acılığını artırır. İlim dahi, kötü âlimde kibir ve gururu, iyi âlimde de tevâzuu artırır.
Ucûb: kendi amellerini beğenmek kendine aşırı güvenmektir. Yani bir kimse bir mertebeye müstahak değil iken, müstahak olmayı tasavvur etmesi ve ona lâyık olduğunu düşünerek muvaffakiyetin Allâhü Teâlâ’dan olduğunu bilmeyip kendinden zannetmesidir.
Eshâb-ı Kirâm Huneyn gazasında kendilerine çok güvendiklerinden, sayıca fazla olmalarına rağmen harpte epeyce zorlandılar. Müminleri ikaz ve her şeyin Allah’ın yardımıyla olduğunu ifâde etmek için Cenâb-ı Hak, meâlen: “Muhakkak Allah pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. O gün çokluğunuza güvenmiştiniz. Fakat bu size fayda vermedi. Yer yüzü o kadar genişliğiyle beraber size dar geldi ve arkanızı dönüp gittiniz.” (Sûre-i Tevbe 25) buyurmuştur.
| | | | | | Devamı... 0 yorum

Televizyon Karşısındaki Çaresizlik

Televizyon; bir asra damgasını vuran en büyük icatlardan birisidir. Uzaklardaki insanların görüntüleri, sesleri, hiç bilmediğimiz uzayın derinliliklerinden fotoğraflar ve daha neler neler… Hepsi şu küçücük kutu içinde. Kimilerine göre bu aletin ismi: Televizyon; kimilerine göre aptal kutu. Televizyon icat edilmeden önce, insanlara; bir aletin insanları görsel ve sesli olarak bilgilendireceğini, söyleseydiniz kimseyi inandıramazdınız. Ama şimdi bunların hepsi gerçek oldu ve o muhteşem icat her evde başköşede yerini alarak, hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu.

Televizyon bulunmayan ev yok denilecek kadar az. Televizyon ev eşyalarının düzenini bile değiştirecek kadar iktidarı elinde bulunduran acayip bir eşya. Televizyonun yararını hiçbir akıl sahibi inkâr edemez lakin biz yararından çok televizyonun bize neler kaybettirdiğine değinmek istiyoruz. Öyle ki, oturma şekilleri televizyonun bulunduğu yöne göre değer kazanır, onun sayesinde evimizi şenlendiren sohbetler yerini suskunluğa bırakır ve en acısı televizyon, bizim en değerli vakitlerimizi işgal edecek kadar acımasızlığını gösterir. Aslında bütün bu zararların kaynağı, televizyon değil; yine insanın kendisidir. Neticede o bir makinedir. Ruhu yok, bedeni yok. Onu yönlendiren, türlü türlü programlar yaparak, insanı güldüren, ağlatan, sinirlendiren, korkutan, heyecanlandıran, türlü türlü duygulara sokan hep insanın kendisidir.
İnsan ne kadar televizyonun mucidi olsa da, esasında televizyonun kendisi, diğer makinelerden farklı bir sihre sahiptir. Adeta o makine, insanı kendisine esir eder. Diğer makinelere, icatlara benzemez. Hiç kimse çamaşır makinesinin, bulaşık makinesinin, fırının, sobanın başında saatlerce zevkle oturmaz, bu tür makinelerin karşısında; “vakit geçireyim”, “can sıkıntım gitsin” diye bulunmaz. Lakin televizyon; evinde bilgisayar ve internet gibi teknolojik aletlerin olmadığı bütün evlerde bulunan, yegâne makine olduğu için, herkes tarafından gönül rahatlığı ile açılıp saatlerce kapanmayan, insanı kendisine esir eden, saatlerce etkisi altına alan, bir oyun ve oyalamaca aracı olarak karşımızda durur.

Televizyon sayesinde garip ahlaksızlıklar, edep ve terbiyeden yoksun insanlar, şiddeti hoş gören davranışlar ortaya çıkar. İnsanlar farkında bile olmadan, pek çok kötü davranışı kendi hayatlarında isteyerek veya istemeyerek uygularlar. Hür iradeleri ile davranışlarını değiştirip, kendilerini, bazılarının aptal kutusu diye tanımladıkları televizyonun sihirli dünyasına kaptırırlar. Televizyondaki yayın akışına göre, işlerini planlayıp ona göre hareket eden bir insan profili bir anda meydana gelir. Esir: aslında tamamen hürriyetinden yoksun insanlar için kullanılır fakat televizyon karşısında saatlerini bilinçsizce harcayan insanlar için başka ne denebilir? Televizyon açılıp, kumanda ele alındıktan sonra insan, kendi isteği ile hareket ettiğini zanneder, lakin yayınlara bağlı bir hayatı yaşadığını, zamanın hızla akıp geçmesinden sonra anlayabilir. Dizileri, filmleri, eğlence programlarını hiç kaçırmadan takip eden insanlar, esir değil de nedir? Televizyon yayınları ile kendi hür iradelerini birleştirenler, eve hapsolmuş, yeni bir şeyler ortaya koymaktan, çalışmaktan yoksun insan profili başka nasıl izah edilir?

Hürriyet ve tam bağımsız bir iradeye kavuşmak; elimizde kumandanın varlığı ile değil, kontrollü bir TV izleyicisi olmakla veya televizyona tamamen kayıtsız kalmakla kazanılabilir. Televizyona tamamen kayıtsız kalmak, tasvip edilecek bir davranış değildir. Bu şekilde yapılan iradeyi kontrol; insanı dünyadan soyutlayıp, anında haber alma yeteneğinden yoksun bırakır. Televizyonsuzluk güncel konularda insanı, fikirsiz bıraktığı gibi yavaş yavaş kişiyi cehalete götüren bir dipsiz kuyuya düşürür.

Kişinin İsteğini kontrol altında tutması ne kadar zor olsa da başarılmayacak bir şey değildir. Bu nedenle televizyon esiri bir toplumdan, okuma aşığı bir topluma dönüşmek ve bu şekilde anılmak amacıyla hareket etme çağrısını yapıyorum. İsteyen bu çağrıya kulak verir kendine özgür ve üretken bir yaşam kurar; isteyen de televizyonda kanal kanal gezerken en kıymetli vakitlerini heba eder. Boşa harcanmış bir zamanın telafisi yoktur. Televizyon karşısında çaresiz değil, itidal içinde bir hayatımızın olması temennisiyle…

Kadir PANCAR
15.12.2008

Müziğin Temelindeki Matematik

"Tarih boyunca pek çok matematikçi müzikle ilgilenmiştir. Bazılarımızın aklına 'Acaba pek çok müzisyen de matematikle ilgilenmiş midir?' gibi bir soru takılabilir. Kuşkusuz ilgilenen müzisyenler vardır ancak bir karşılaştırma yapılırsa matematikçiler çok daha öndedirler. "Müzik, iki bin yıl öncesinde matematiksel bir bilim olarak ele alınmıştır. Hatta yakın zamanlarda bile Ozanam, Saverien ve Hutton'un matematik sözlüklerinde müzik ile ilgili makaleler vardır. Bu yüzden matematikçilerin müzik ile ilgili yazmaları şaşırtıcı gelmemelidir" (Archibald,1923: 2). Asıl konumuza dönecek olursak, müzik ve matematik arasındaki ilişkinin incelenmesi eski Yunanlılara kadar uzanır. Eski Yunan' da müzik, matematiğin 4 ana dalından biri olarak kabul edilmiştir. Pythagoras (M.Ö. 586) okulunun (Quadrivium) programına göre Müzik; Aritmetik, Geometri ve Astronomi ile aynı düzeyde kabul görmüştür. Bir telin değişik boyları ile değişik sesler elde edildiğini ortaya çıkartan Pyhagoras, M.Ö. 6. yüzyılda yaşamıştır ve bugün kullanılmakta olan müzikal dizinin temelini oluşturması açısından oldukça önemli bir iş yapmıştır. Konfiçyüs (M.Ö. 551-478) belirli modların insanlar üzerine etkisini incelemiştir. Platon ( M.Ö. 428/7-348/7) müziği etiğin bir parçası olarak kabul etmektedir.
Platon, karışıklıktan kaçınır ve basitliği savunur. Karışıklığın düzensizlik ve depresyona yol açacağını savunur. Platon, insan karakteri ile müzik arasında bir bağlantı bulmuştur. Pythagoras, 12 birimlik bir teli ikiye bölmüş ve oktavı elde etmiştir. Elde edilen 6 birimlik uzunluk ( telin ½ si), 12 birimlik uzunluğun bir oktav tizidir. Pythagoras 8 birimlik uzunluk ile (telin 2/3 ü) 5 li aralığı, 9 birimlik uzunluk ile (telin ¾ ü) 4 lü aralığı bulmuştur. Antik devirde dört sesin bir arada duyulması prensibi "tetrakord" olarak adlandırılmakta ve müzik teorisinin temel kuralı olarak sayılmaktadır. Böylelikle tetrakord, 6,8,9 ve 12 ile elde edilmiştir ve ileride değineceğimiz gibi bu sayılar bize "altın oran" konusunda da oldukça ilginç örtüşmeler sunmaktadır.
Müzikte önemli olan bir başka isim Fibonacci'dir. Leonardo Fibonacci (1175-1240) bir İtalyan matematikçisidir. Matematik biliminde önemli çalışmaları olmuştur. Ancak ençok "tavşan çiftliği" problemi ile meşhur olmuştur. Probleme göre; bir çift tavşan var ve bir ay geçtikten sonra her yeni çift tavşan bir çift tavşan doğuruyor. Her yeni doğan çift ikinci ay birer çift tavşan doğurur ve bu böylece devam eder. Kaç ay sonra kaç çift tavşan olur. Sonuçta karşımıza şu şekilde bir seri çıkar;
1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987...
Seriye bakacak olursak, son iki sayının toplamı bize bir sonraki sayıyı vermektedir. Burada bizim için önemli olan orandır. Dikkat edilecek olursa iki ardışık sayının oranı (küçük sayının büyük sayıya oranı) aynı sayıya yakınsamaktadır. 0, 61803398......Bu oran resimde, mimaride, ve müzikte çeşitli dönemlerde "altın oran" veya "mükemmel oran" olarak kullanılmıştır. Altın oranı geometrik olarak ifade edecek olursak, ikiye bölünmüş bir [AB] doğru parçası düşünelim. Tüm doğru parçasının büyük parçaya oranının, büyük parçanın küçük parçaya oranına eşitliği bize altın oranı vermektedir.

Pythagoras aralıklarından bahsederken tetrakord u oluşturan 6, 8, 9, ve 12 birimlik tellerden bahsetmiştik. Şimdi bu aralıkları altın orana uygulayacak olursak,(12-8) : (8-6) = 12: 6 oranının altın oran olduğunu görürüz. Bu, oldukça ilginç bir örtüşmedir.Müzikte yapılan çeşitli çalışmalarda altın oranın kompozisyonlarda melodik, ritmik veya dinamik olarak belirli bir orana göre oluşturulduğu görülmüştür. Mozart'ında altın oranı kullanıp kullanmadığına dair çeşitli görüşler vardır. John F.Putz'a göre Mozart'ın eserleri bir dahi işidir ve sayılarla oynamayı seven birisinin işidir. O'na göre Mozart altın oranı biliyordu ve eserlerinde kullanmıştır (May, 1996). 19. yy. da J. Fourier, müzikal serinin niteliğini incelemiştir. "Fourier, müzik aleti ve insandan çıkan bütün müzikal seslerin matematiksel ifadeler ile tanımlanabileceğini ve bununda periyodik sinüs fonksiyonları ile olabileceğini ispatlamıştır."(Matematik Dünyası, 1995:7) Ünlü Matematikçi Leibniz, "Müzik ruhun gizli bir matematiksel problemidir" demiştir."
Yrd. Doç. Dr. Ece KARŞAL

Matematik ve Müzik ilişkisine dair merak ettiğiniz konularda bilgi almak için bu yazının tamamını okumanızı tavsiye ederim. Yazının Tüm metni için tıklayınız.

Altın Oranın Görüldüğü ve Kullanıldığı Yerler

Altın oran, matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. Eski Mısırlılar ve Yunanlar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmıştır. Fibonacci dizisinin yaklaşık limit değeri olarak gösterilmiştir. Bir doğru parçasının |AB| Altın Oran'a uygun biçimde iki parçaya bölünmesi gerektiğinde, bu doğru öyle bir noktadan (C) bölünmelidir ki; küçük parçanın |AC| büyük parçaya |CB| oranı, büyük parçanın |CB| bütün doğruya |AB| oranına eşit olsun.  Altın Oranı şu şekilde ifade edebiliriz;
CB / AC = AB / CB = 1,618... sayısını verir.  Daha ayrıntılı olarak Altın Oran, pi (π) gibi irrasyonel bir sayıdır ve ondalık sistemde yazılışı; 1,618033988749894...'tür
1) Ayçiçeği: Ayçiçeği'nin merkezinden dışarıya doğru sağdan sola ve soldan sağa doğru tane sayılarının birbirine oranı altın oranı verir.
2) Papatya Çiçeği: Papatya Çiçeğinde de ayçiçeğinde olduğu gibi bir altın oran mevcuttur.
3) İnsan Kafası: Bildiğiniz gibi her insanın kafasında bir ya da birden fazla saçların çıktığı düğüm noktası denilen bir nokta vardır. İşte bu noktadan çıkan saçlar doğrusal yani dik değil, bir spiral, bir eğri yaparak çıkmaktadır. İşte bu spiralin ya da eğrinin tanjantı yani eğrilik açısı bize altın oranı verecektir.
4) İnsan Vücudu: İnsan Vücudunda Altın Oran'ın nerelerde görüldüğüne bakalım: a) Kollar: İnsan vücudunun bir parçası olan kolları dirsek iki bölüme ayırır.(Büyük(üst) bölüm ve küçük(alt) bölüm olarak). Kolumuzun üst bölümünün alt bölüme oranı altın oranı vereceği gibi, kolumuzun tamamının üst bölüme oranı yine altın oranı verir.b) Parmaklar: Ellerimizdeki parmaklarla altın oranın ne alakası var diyebilirsiniz. İşte size alaka... Parmaklarınızın üst boğumunun alt boğuma oranı altın oranı vereceği gibi, parmağınızın tamamının üst boğuma oranı yine altın oranı verir.
5) Tavşan: İnsan kafasında olduğu gibi tavşanda da aynı özellik vardır.
6) Mısır Piramitleri: İşte size Altın Oran'ın en eski örneklerinden biri... Şimdi ne alaka Altın Oran ve Milattan Önce yapılan Mısır Piramitleri? Alaka şu; Her bir piramidin tabanının yüksekliğine oranı evet yine altın oranı veriyor.
7) Leonardo da Vinci: Bilindiği gibi Leonardo da Vinci Rönesans devri ünlü ressamlarındandır. Şimdi bu ünlü ressamın çizmiş olduğu tabloları inceleyelim.a) Mona Lisa: Mona Lisa'nın başının etrafına bir dikdörtgen çizdiğinizde ortaya çıkan dört kenar bir altın dikdörtgendir. Bu dikdörtgeni, göz hizasında çizeceğiniz bir çizgiyle ikiye ayırdığınızda yine bir altın oran elde edersiniz. Resmin boyutları da altın oran oluşturmaktadır.b) Aziz Jerome: Yine tablonun boyunun enine oranı bize altın oranı verir.
8) Picasso: Picasso da Leonardo da Vinci gibi ünlü bir ressamdır. Ve resimlerinde bu oranı kullanmıştır.
9) Çam Kozalağı: Çam kozalağındaki taneler kozalağın altındaki sabit bir noktadan kozalağın tepesindeki başka bir sabit noktaya doğru spiraller (eğriler) oluşturarak çıkarlar. İşte bu eğrinin eğrilik açısı altın orandır.
10) Deniz Kabuğu: Denize çoğumuz gitmişizdir. Deniz kabuklarına dikkat edenimiz, belki de koleksiyon yapanımız vardır. İşte deniz kabuğunun yapısı incelendiğinde bir eğrilik tespit edilmiş ve bu eğriliğin tanjantının altın oran olduğu görülmüştür.
11) Tütün Bitkisi: Tütün Bitkisinin yapraklarının dizilişinde bir eğrilik söz konusudur. Bu eğriliğin tanjantı altın orandır.
12) Eğrelti Otu: Tütün Bitkisindeki aynı özellik Eğrelti Otu'nda da vardır.
13) Salyangoz: Salyangozun Kabuğu bir düzleme aktarılırsa, bu düzlem bir dikdörtgen oluşturur. İşte bu dikdörtgenin boyunun enine oranı yine altın oranı verir.
14)Elektrik Devresi: Altın Oran sadece Matematik ve kainatta değil, Fizik’te de kullanılıyor. Verilen n tane dirençten maximum verim elde etmek için bir paralel bağlama yapılması gerekir. Bu durumda Eşdeğer Direnç, yani Reş=altın oran olur.
15) Mimar Sinan: Mimar Sinan’ın da bir çok eserinde bu altın oran görülmektedir. Mesela Süleymaniye ve Selimiye Camileri’nin minarelerinde bu oran kullanılmıştır.
16) Arı Kovanları: Arı kovanlarında yaşayan dişi arıların sayısının erkek arıların sayısına bölündüğünde hep aynı sayı elde edilir. Yani 1.618...
17) Sanatta: Michelangelo, Albrecht Dürer, Da Vinci ve digerlerinin sanat eserlerinde, Altın Orana bilincli ve dikkatli bir baglılık sözkonusudur. Beethoven in Beşinci Senfonisinde, Bartok’un, Debussy’nin ve Shubert’in eserlerinde de gozükür. Stradivarius’un bile ünlü kemanlarındaki F deliklerinin yerlerini belirlemekte altın oranı kullandıgı bilinmektedir.
İnsan gözünün altın orana bu kadar yakın olmasının, estetik açıdan sürekli olarak altın orana uygun şekil ve yapıları tercih etmesinin bir nedenini, yaşadığı çevre olan doğada hemen her an altın oranla karşı karşıya olmasının yanı sıra, kendi vücudunun hemen her noktasında altın orana sahip olmasında arayabiliriz. Aşağıda oranlarda insanında ne kadar altın oran örneği olduğunu göreceksiniz:
İdeal ölçülere sahip bir insan vücudunda sayısız altın oran örnekleri görmek mümkündür:
Tam Boy / Bacak boyu
Beden Boyu / Kolaltı beden boyu
(Parmak ucu - Omuz) boyu / ( Parmak ucu - Dirsek ) boyu
( Göbek - Omuz ) boyu / ( Göbek - Bel ) boyu
İdeal ölçülere sahip bir insan yüzünde de sayısız altın oran örnekleri görmek mümkündür:
Yüz yüksekliği / Yüz genişliği
Alın genişliği / Burun boynu
Yüz genişliği / Gözbebekleri arası
Gözbebekleri arası / Ağız genişliği
Ağız genişliği / Burun genişliği

Altın Oran (1,618033.... )

Altın orana ilişkin matematik bilgisi ilk kez İ.Ö. 3. Yüzyılda Öklid’in Stoikheia ("Öğeler") adlı yapıtında "aşıt ve ortalama oran" adıyla kayda geçirilmiştir. Eldeki veriler,bu bilginin geçmişinin aslında Eski Mısır’da İ.Ö. 3000 yılına kadar dayandığını göstermektedir. Grek dünyasına da Pythagoras ve Pythagoras’cular tarafından tanıtıldığı ileri sürülür.Altın oran, (Fi) sayısı olarak bilinir. Bu sayı, Eski Yunan düşünürleri tarafından bulunmuştur, ancak Fi sayısını kimin tanımladığı kesin olarak belli değildir.

Eski Yunan düşünürlerinin bazılarının, Fi sayısının yerine (to) sayısını kullandıkları da bilinmektedir.İ.Ö. 500’lü yıllarda yaşamış olan tüm zamanların en büyük matematikçilerinden biri olan Pisagor , altın oranla ilgili aşağıdaki düşüncelerini dile getirmiştir:Bir insanın tüm vücudu ile göbeğine kadar olan yüksekliğinin oranı, bir pentagramın uzun ve kısa kenarlarının oranı, bir dikdörtgenin uzun ve kısa kenarlarının oranı, hepsi aynıdır. Bunun sebebi nedir? Çünkü tüm parçanın büyük parçaya oranı, büyük parçanın küçük parçaya oranına eşittir.Altın oran, günlük yaşantımızda, matematiğin estetik güzelliğe etki ettiği her alanda karşımıza çıkan bir kavramdır. Altın oranın çok çeşitli tanımları verilebilir ama altın oran, neticede matematiksel bir kavramdır ve değeri de 1,618033.... olarak devam eden ondalık bir sayıdır.

Altın oranın matematiksel anlamına geçmeden önce altın oranın karşımıza çıktığı bazı alanlara değinelim.Altın oran, örneğin bir dikdörtgenin göze en estetik gözükmesi için uzun kenarı ile kısa kenarı arasındaki orandır. Buna benzer olarak, bir doğru parçasının ikiye ayrıldığında göze en hoş gelen ikiye ayrılma oranıdır. Altın oran, sadece dikdörtgen ve doğru için değil, neredeyse tüm geometrik cisimler ve yapılar için kullanılabilir.Altın oranın matematiksel açıdan basit bir tanımı şu şekilde yapılabilir:Altın oran, 1 sayısına eklendiğinde kendi karesine eşit olan iki sayıdan biridir. Altın oran 1,618033.... olarak devam eden ondalık sayıdır. 1 sayısına eklendiğinde kendi karesine eşit olan diğer sayı da - 0,618033... olarak devam eden ondalık sayıdır.

Matematiğin Yararları

Doğru hüküm vermeyi sağlar,
Doğru akıl yürütmeyi öğretir,
•Bilimsel düşünme yollarını öğrenip uygulamaya geçmemizi sağlar,
Çeşitli ve eleştirici yollardan düşünme yeteneği kazandırır,
•Herhangi bir konuda değişik yollardan düşünebilmeyi öğretir,
•Başkalarının bir konuya, bir olaya bakışını kendi görüşleriyle karşılaştırarak en doğru olanı bulmayı yöneltir,
•İnsanı araştırmaya ve incelemeye yöneltir,
Bağımsız düşünebilme seviyesine ulaştırır,
Yeni düşüncelerin ve fikirlerin çıkmasına sebep olur,
•Sistemli ve mantıklı düşünmeyi öğretir.düzenli ve dikkatli olma, inceleme, araştırma ve eleştirme gibi alışkanlıklar kazandırır,
Bizi aktif bir insan yapar,
•Mevcut yaşantımızda ve güncel olaylarda sorunlara karşı pratik çözüm bulmada, doğru karar vermede, insan kişiliğine yaptığı etkilerle büyük yarar sağlar.
Günümüz okul yada dershanelerinde sınıflar 20-30-40-50 hatta bazen daha fazla mevcutlardan oluşmaktadır. Bir ders saatinin 40 dakika olduğu düşünülürse, bir öğrenciye ortalama 1 dakika zaman düşer. Bazı öğrenciler sınıfta kendilerini tam olarak ifade edemezler. Bunun sonucu olarak anlamadıklarını soramaz yada sormaktan çekinirler. Arkadaşlarına karşı mahcup olmaktan ve yanlış yapmaktan korkarlar. Bu öğrenciler bütün bunların sonucu olarak ya başarısız yada içine kapanık olurlar. Bir de bu tutum ve davranışlar matematik dersinde oluyorsa başarısızlık kaçınılmazdır.

Oysa matematik dersinin en büyük özelliği bir bilenle (öğretmen, arkadaş, anne, baba...) çalışılmasıdır. Çünkü konuları bilebilirsiniz ama soru çözemezsiniz. Her sorunun farklı farklı çözümü vardır. Bu çözümler anlaşılmadığında tekrar sorulabilmeli ve tam olarak anlaşılmalıdır. Birebir derste bütün zaman bir kişiye ( gruplarda 2-3-4…) aittir. Özel derste öğrenci doğal olarak aktiftir.Soruyu soranda o, anlayan da o dur. Okulda yada dershanede 5-6 derste anladığını özel derste bir saatte anlayabilir.
Her şeyden önemlisi öğrencinin özel derse hazır olması ve öğretmenin tecrübeli olması gerekir. Öğretmenin çok şey bilmesi ile birlikte, bildiklerini öğrenciye aktarabilecek öğretmenlik tecrübesine sahip olması gerekir. Matematikten birçok öğrencinin korktuğunu düşünürsek, anlatanın tecrübesinin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Herkesin ihtiyacı olduğu kadar matematik sorusu çözebilmesi mümkündür. Önemli olan doğru ve yeterli çalışmaktır.

Neden Matematik?

Matematik cok evreli bir bilimdir. Yayılma alanının ve derinliğinin sınırı yoktur. Bilim ve teknolojide olduğu kadar günlük yaşamda da vazgeçilmezdir. Çağlardan çağlara taşınan ulusal sınır tanımayan görkemli, sağlam, güvenilir ve evrensel bir ekindir. İnsanoğlu varoluşundan beri korkuyla şüpheyle ve merakla evreni bilmeye ve doğaya egemen olmaya çabalamıştır. Gizlerini bilmediği icin doğa olaylarinı, yuzbinlerce yıl boyunca,ya korkuyla gözlemiş ya da bir kaos olarak gormustur. Oysa evrenin mukemmeì bir duzeni vardir. Bugun ay ve güneş tutulmalarından korkmuyor ve bu olayları basit aritmetik cebir ve geometri bilgileri ile açıklayabiliyoruz. Işığın nasıl yayıldığını biliyoruz. Barajlar kuruyor evlere fabrikalara enerji akıtıyoruz. Super bilgisayarlar üretiyor ve onbinlerce kişinin onbinlerce yılda bitiremeyeceği işlemleri saniyelerde yapıyoruz. Romantizmin başlıca kaynağı olan aya ayak basıyoruz...

Bütün bunları matematikle yapıyoruz. Matematik yalnızca çağdaş bilim ve tekniğin temel aracı değildir... Tıp, sosyal, siyasal, ekonomik bilimler v.b. matematiksel yöntemlere büyük ölçüde dayanmak zorundadır. Kısaca, matematik insan aklının yarattığı en büyük ortak değerdir. Evrenselliği onun gücüdür. Çağları asarak bize ulasmıştır. Çağları aşarak yeni kuşaklara ulaşacaktır. Büyüyerek, gelişerek, insanlığa hizmet edecek; her zaman taze ve doğru kalacaktir.Matematiğin uygulanmadığı hiçbir teknik alan yoktur. 


Bunun yanında, matematiksel olarak açıklanan büyük kuramlar arasında şunları örnekleyebiliriz :

1. Newton Mekaniği, gözle görülen basit düşme olayından başlayarak, bugün, doğa olaylarını açıklayan mükemmel fizik kuramını yaratmıştır. Newton Mekaniği diye de adlandırılan bu kuramın koyduğu basit matematikseì formüller sayesinde, dilerseniz, bir futbolcunun vurusuyla harekete geçen bir topun yörüngesini, dilerseniz, günesin cekim etkisiyle hareket eden bir gezegenin yörüngesini hesaplayabilirsiniz.

2. Büyük olasilikla Aristo'nun görüşü olarak, kuyruklu yıldızlar 157· yılına dek atmosferik bir olay olarak yorumlandı. 157· de Tycho Brahe, kuyruklu yıldızların aydan cok daha uzakta olduklarinı gösterdi. Isaac Newton onların güneş çevresinde birer yörünge çizdiklerini kanıtladı. İngiliz matematikçisi Edmund Halley, 168² yılında gözlenen kuyruklu yıldızın 153± ve 160· yıllarında gözlenen kuyruklu yıldızla aynı olduğunu ve bu yıldızın 175¸ de yeniden görüleceğini matematiksel olarak ispatladı. Daha sonra, Halley kuyruklu yıldızı diye adlandırılan bu yıldız 198¶ yılında yeniden görüldü. Hatırlanacağı üzere, üniversite rasathaneleri meraklılar için özeì gözlem seansları düzenlediler.

3. Bugün sanki doğal bir enerji imişcesine kullandığımız elektrik doğrudan doğruya matematikseì bir kuram olan Elektrik ve Magnetizma Kuramina dayanmaktadir.

4. Çağimizin en onemli bilimseì bulgularindan birisi sayilan Kuantum Fiziği bütünüyle soyut matematiksel uzaylar icinde açıklanmıştır. Hatta, başlangıçta Heisenberg'in Matris Mekaniği ve Schrodinger'in Dalga Mekaniği diye iki farklı kural olarak ortaya çıkmıştır. Buna göre, örneğin, Işık Kuramı Heisenberg'e göre parçacıklarla ifade edilmekte, Schrödinger'e göre ışığın hareketi bir dalga hareketi olarak ifade edilmektedir. Her iki kuram kendi içlerinde tutarlıdır ve her ikisi de deneysel sonuçlara tamamen uyan kuramsal sonuçlar vermektedir.
baskent.edu.tr/~tkaracay/agora/dusunce/nedenmat.html

Matematik günlük hayatta ne ise yarar?

"ÖSS’de her yıl 5-10 bin öğrencinin matematikten sıfır ve altında puan almasının sebeplerini, 70 ilde 17 bin 500 öğrenci üzerinde yapılan dev anket çalışması ortaya koydu.Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Şevket Civelek’in yaptığı araştırmada, başarısızlığın altındaki sebepler şöyle sıralanıyor: Matematik korkusu, öğretmenlerin dersi sevdirememesi, dilinin anlaşılmaz olması, matematiğin günlük hayatta işe yaramayacağı ve sıkıcı olduğu inancı. Anket için 70 ilde 250’şer düz, meslek, Anadolu, fen lisesi ve özel lise öğrencilerinden oluşan toplam 17 bin 500 öğrenciye matematik öğretimi hakkında 30 soru yöneltildi. Öğrencilerin yüzde 16’sı öğretmen-öğrenci diyaloğunun yetersizliği, yüzde 16’sı matematikten nefret etmesi, yüzde 16’sı not korkusu, yüzde 13’ü müfredatın uzun ve sıkıcı olması, yüzde 13’ü gereksiz görmesi, yüzde 11’i dersin temel felsefesinin verilmemesi ve öğretmenin sevdirememesi, yüzde 6’sı ise aileden yardım görmemesi yüzünden matematikte başarısız olunduğunu bildirdi.

Ayrıca öğrencilerin yüzde 56’sı matematiğin günlük hayatta nasıl kullanılacağının anlatılmadığını, yüzde 23’ü derste kullanılan dilin anlaşılmaz olduğunu, yüzde 37’si ise matematiği öğrenirken sıkıldığını ifade etti. Anket sonuçlarını değerlendiren Yard. Doç. Dr. Civelek, “Oldukça düşündürücü sonuçlar elde ettik. 15-16 yıl süren bu zaman diliminde, matematiksel düşünme yeteneğinin gelişmediğini tespit ettik.” dedi. Öğrencilerin ezberleyen, bilgiyi kullanamayan, yorum yapamayan, matematiksel ve mantıksal düşünmeyi beceremeyen insanlar olarak yetiştirildiğini söyleyen Civelek, bu yüzden bireyleri matematik korkusunun sardığını, kendilerine olan güvenlerini kaybettiğini belirtti. Civelek, bunun okulöncesi eğitimden itibaren üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu kaydetti. Civelek’in araştırmasına göre matematiğin korkulması gereken bir şey olduğu fikri, okulun ilk yıllarında başlıyor. Öğretmenler ve diğer insanlar, öğrencilere matematiğin zor ve çekinilmesi gereken bir ders olduğunu söylüyor. Öğretmen ile öğrenci arasındaki kopukluk da korkunun en önemli sebeplerinden birini oluşturuyor. Ayrıca toplumda matematik sadece çok zekilerin başarabileceği bir şey olarak lanse ediliyor. Öğrencilerin sınavlarda zaman baskısı altında problem çözmeye, matematiksel sonuç çıkarmaya zorlanması da başarısızlığa yol açıyor. Bunların sonucunda öğrenci kendini başarısız görüyor veya bu konuda yeteneğinin olmadığına inanmaya başlıyor.

Uluslararası Matematik Proje Yarışması’nda ‘Tam Kare Toplamı’ adlı projesiyle dünya ikincisi olan Özel Servergazi Fen Lisesi 2. sınıf öğrencisi Bekir Danış, matematikte başarılı olmasının sebebini öğretmeninin matematiği sevdirmesine bağlayarak araştırmayı doğruluyor. 6. sınıfta öğretmeninin eğlenceli matematik sorularıyla matematiği sevdirdiğini söyleyen Danış, bu sayede dersten zevk almaya başladığını anlatıyor. Öğretmen iyi değilse öğrencinin matematikten soğuduğunu ifade eden Danış, “Dersten soğuyan öğrenci ise lise boyunca matematikten nefret ediyor.” diyor. Esprili anlatım öğrencinin sıkılmasını önler Yard. Doç. Dr. Şevket Civelek, öğrencilerdeki matematik korkusunun yenilmesi için şunları tavsiye ediyor: Konu karmaşık hale getirilmeden öğrenciye sunulmalı. Öğretmen konuyu işlerken çok rahat olmalı, konuyu iyi bilmeli. Öğretmen, öğrenciler arasında aşırı rekabete mani olmalı. Öğrencilere küçük gruplar halinde çalışmaları için imkan sağlamalı. Eğitimci yavaş öğrenenlere daha fazla şans tanımalı. Öğrencinin hızını ölçen testlerden kaçınılmalı. Öğrencinin gayreti ödüllendirilmeli. Öğretmen, sadece cevabın sonucuna değil, çözümün nasıl yapıldığına da bakmalı. Öğrenci asla azarlanmamalı. Öğretmen dersi monoton bir şekilde anlatmamalı.

Belli aralıklarda espriye de yer vererek öğrencinin sıkılmamasına zemin hazırlamalı. Matematik bir ceza unsuru olarak asla kullanılmamalı. ‘50 tane alıştırma yap’ ve ‘sizin hepinize sınavda zor sorular sorayım da görün gününüzü’ tipinden cezalar ve tehditlerden uzak durulmalı. Öğrenciye, matematiği nasıl anlaması ve çalışması gerektiği öğretilmeli. Matematiğin bir roman gibi okumakla öğrenilemeyeceği, öğrencinin yazarak ve düşünerek çalışması tavsiye edilmeli. Konu üzerinde kendince bir yorum getirmesi önerilmeli. Öğretmen, konuyu anlatırken günlük olaylarla bağlantı kurmalı; matematiğin kullanılabileceği alanları öğrencilerle tartışmalı. Öğrencinin zorlanacağı noktaları açıklıkla ifade etmeli. Öğrencinin kafasında soru kalmamasına özen göstermeli."
Kaynak: http://akifaltundal.net/tur/content/view/201/344/

Niçin matematik Öğreniyoruz

Matematigin amaci; Insanlarin dogustan getirdigi düsünme kabiliyetini gelistirmektir. Bu gelismeyi saglamak için, bizlere bir kisim bilgiler kazandirarak karsilasacagimiz olay ve problemlerde inceleme, arastirma ve karsilastirmalar yaptirarak, düzenli ve dikkatli olmamizi, mantikli düsünmemizi ve her konuda dogruyu bulmamizi saglar. Problemleri çözerken degisik baglantilari bulmak insana heyecan verir. Böylece insanda yeni seyler bulma arzusu dogar. Bütün bilimlerin dogmasi ve gelismesi insandaki bu arzudan dogmus bu da matematik yardimiyla olmustur. Bu sebeple bütün bilim dallarinda matematikten yararlanilir. Matematik nitelikleri degil nicelikleri konu edinir, fakat niteligi bulunan her seyin sayilabilir ve ölçülebilir olmasi, matematigin fen bilimleri ve teknolojinin yaninda degil sosyal bilimlerde de vazgeçilmez olmasini saglamistir. Bu yüzden matematik her ögrencinin ögrenmesi gereken bir bilimdir.Matematigi niçin ögreniyoruz? Ezbercilige dayali bilgi aktariminin esas alindigi geleneksel egitim, günümüzde çocuklarin zihnini körelten bir mekanizma haline gelmistir.
Okulun asli görevi, çocuklara nasil ögrenilecegini ögretmektir. Bugün okullarda yeni bilgi ile mevcut bilgiyi bütünlestirerek anlama, sentez yapabilme, bilgileri yorumlayabilme gibi beceriler degil; bilgiyi kitaptaki gibi ögrenme ve ezberleme gibi etkinliklere yer verilmektedir. Bunun sonucu olarak ögrencilerimizin çogunlugu matematigin gerçek manasini anlayamamakta ve "matematigi niçin ögreniyoruz?", "bu dersin bana faydasi nedir?", günlük hayatta uygulamasi nasil oluyor?" gibi ifadeler kullanmaktadirlar. Insanligin gelismesine paralel olarak bilimde ve teknikte hizli ilerlemeler olmustur.

Zamanla gelisen ticaret iliskileri sonucu para, ölçü, zaman, alan, hacim vb. gibi kavramlar ortaya çikmistir. Fizik, kimya, biyoloji, mühendislik, astronomi, ekonomi ve psikoloji gibi bütün bilim dallari esaslarini gelistirmek ve sonuçlandirmak için matematigin temel kurallarina uymak zorundadirlar. Bilim adamlari, binlerce bilgiyi küçük bir bilgisayara programlama ve istenildiginde bilgilere aninda ulasmada matematigin gücünden faydalanirlar. Insanlar günlük hayatlarinda ihtiyaçlarini karsilarken matematik ve öteki bilimlerden faydalanirlar. Matematik bilimi insanda sistemli ve dogru düsünme yetenegini gelistirmeyi amaçlar. O halde matematik, farkina varmasak da hayatimizin her asamasinda yer almaktadir.

Tabutunuzu Şairler Taşıyor

"Tabutunuzu şairler taşıyor. Ölümden en çok onlar söz ettiler çünkü. "Yeter ki gün eksilmesin penceremden" deseler de şair sözüdür, hayat en çok onları ürküttü. Kıldan ince bir dikkate sahip olmalıydılar, kılıçtan keskin bir dil için. İnce bir zeka ve derin bir anlayışla kavrayabildiğinden marifeti şaire şair denirdi.( el- Râgıb el- Isfahânî, el- Mufredât) Yoksa "Kıl" demekti "Şa'r". "Eş'âr" ve "Şuur" kıllar. İstiare ödünç verdi "inceliği" şaire. Kökü "ince ilim"dir dedi şiirin. "Şın", " ayn" ve "râ" iki köktü. Birinden "Sebat" dalı uzandı, diğerinden "İlim" ve "İşaret". Kadim bir lügat fısıldadı kulağımıza: " Leyte şi'rî/ Keşke şiirim", "Keşke bilseydim"demekti. (Ebu Bekir er- Râzî, Muhtâru's-Sıhâh) Hem "Şa'îre" keskin bıçak anlamına geliyor. Ne çok şey söylüyordu bu meşin ciltli. "Şair" kelimesi "Yalancı" manasında da kullanıldı câhiliye devrinde. En güzel şiir, en yalan şiirdi. Bu yüzden yalanladılar Hz. Peygamber'i "Şair!"diyerek. Resul sustu. Cevaplarını Kur'ân-ı Kerîm verdi: " Biz O'na şiir öğretmedik, buna ihtiyacı da yoktur; O'na öğretilen sadece apaçık Kur'ân'dır." (Yâsin,69) Açıklık ve kapalılık iki kutbu oldu kelâmın. Kur'an'ın vasfı açmak, şiirin vasfı örtmekti. " Şiir ve şuur, beyanın zıddıdır,"diyordu İbnü'l- Arabî. (Fütuhat)
Tabutunuzu şairler taşıyor. Fakat hangileri? Eflatun'un kovdukları mı "Devlet"inden, " Bütün iyi ozanlar, sanatçılıklarıyla değil, tanrısal bir esinlenmeyle, ya da esrimeyle yazarlar şiirlerini" diyerek yücelttikleri mi? Belki de ölü bedeninize sıcaklık verenler son gününüzde, bir acıyı omuzlar gibi taşıyorlar şiiri: " Ve acıdan dili tutulunca insanın, bir Tanrı / Çektiğimi anlatayım diye bana dil vermiş."(Goethe) Yoksa sizin tabutunuzu taşıyan şairler, Şuara Sûresi'nin çarpık şairleri mi " Her vadide şaşkın şaşkın dolaşan." Mevdûdî'nin tefsiriyle kimlik kontrolü yapalım:"Düşünce ve sözlerinde hiçbir esas tanımazlar. Her vadide başıboş gezinir dururlar. Her yeni dürtü, bunda gerçek payı var mı yok mu diye düşünmeden kendilerini yeni bir konuda söz söylemeye iter. Bir anlık bir dürtüyle bilgece sözler söylerken, bir başka dürtüyle kirli duyguları dile getirmeye başlarlar." Kim bilir, haksızlık etmeyelim, tabutunuzun altındaki omuz, Abdullah b. Revaha'ya âittir, âyetler indiğinde bütün şairler adına ağlayan. Kur'ân'ın, " Ancak iman edip salih amel işleyenler, Allah'ı çok ananlar, kendilerine zulmedildikten sonra öclerini alanlar müstesnadır," âyetiyle içine su serptiği, bütün şairler adına.
Tabutunuzu şairler taşıyor. Taşımasınlar mı? Tevazuyla ayrılmak mı istiyorsunuz dünyadan. Plastiğe karşı alerjiniz var üstelik. Bulaşık eldivenlerini çıkarsınlar mı? Bir ağıta mı ihtiyacınız var, Rilke'yi çağıralım. "Kim duyar, ses etsem, beni melekler katından / Onlardan biri beni ansızın bassa bile bağrına..." Genç mi öldünüz, koşsun yardımınıza, Eliot "Çorak Ülke"den: " Ayların en zalimidir Nisan, leylaklar/Açtırır ölü topraktan, yoğurup/ Bellekle isteği, diriltir/Ölgün kökleri bahar yağmurlarıyla." Demek çok korkuyorsunuz derinlerine düşmekten toprağın, nerdesin Cummings? "Böyleydi bir şair ve böyle olacak ve böyledir/ ki o çözecektir dehşetin derinliğini savunmak için/ kendi hayatıyla bir güneş ışığının mimarisini:/ ve kazıyacaktır umutsuzluğun ölümsüz ormanlarını/ tutmak için elinde bir dağın kalp atışlarını."Sıkıldınız belki de o ahşap dar kutuda. Necip Fazıl'ı dinlemenin zamanı: "Ölenler yeniden doğarmış; gerçek!/ Tabut değildir bu, bir tahta kundak. Bu ağır hediye kime gidecek,/ Çakılır çakılmaz üstüne kapak."
Tabutunuzu şairler taşıyor. Çünkü hatırlamaya ihtiyaçları var ölümü. Tanrılığa mı soyundular. Her şeyi söyleyebileceklerini mi sanıyorlar? Bu yüzden mi şiirlerinde çocuklar oynamıyor, rüzgârlar esmiyor, eksik dişleriyle gülümsemiyor ihtiyarlar? Bu yüzden mi "Şair, ehl-i dildir" diye feryat ederken Şeyh Galib,"Şair 'Küçük Tanrı' değildir" diye çığlık atarken Neruda, ellerini çenelerine dayayıp ya da şakaklarına, düşünen adam fotoğrafı çektiriyorlar boyuna? Bu yüzden mi kelimelerin sahibini şiirlerinden çıkartıyorlar ve hayatlarından? Ve tabiatın her köşesinde çıkarılmayı beklerken şiir, yırtık pırtık kelimelerle dolaşıyorlar? Bu yüzden mi ellerinden gıcırtılar çıkıyor para sayarken? Bu yüzden mi şiirin yolu şiire çıkmıyor?
"Ehl-i aşkım bârım erbâb-ı dile gelmez giran/ Ben ölürsem hâmil-i tâbûtum olsun şâiran" demiş Muallim Nâci. İyi söylemiş söylemesine de, bilmiyoruz, nasıl defnedildi sözlük sahibi? Şairler omuz verdi mi tabutuna "Lügat-i Nâci"nin müellifidir diyerek. Kim bilir, belki de o telaşta meyyitle beraber gömmüşlerdir kelimeleri."
A. Ali Ural
12 Ekim 2008

"Önce Şiir Vardı"

Kimse sözünü etmedi, bari ben yazayım: TRT 2'de, 'Önce Şiir Vardı' başlıklı bir program başladı ve bir aydır her Pazar gecesi saat 23.15'te başlıyor.Talat S.Halman, Mustafa Şerif Onaran ve benim katıldığım bir program bu! Şiirin artık çok az insanı ilgilendirdiği, şiirin giderek entelektüel hayatımızdan çekilmekte olduğu bir ortamda bir direnmeyi, bir ısrarı, dahası bir isyanı dilegetirmeye çalışıyoruz! Bizim edebiyatımızın roman gibi nevzuhur türlerinin Türk edebiyatının asli ve kurucu unsuru olan şiiri geriye itmesine göz yummak istemediğimizi duyurmak! Çabamız bunun için!

Pek iyi de, bu çaba, beyhude bir çaba mı? Şiirin önce var olması, sonra da var olacağı anlamına geliyor mu acaba? Yoksa gerçekten, öteden beri söylendiği gibi, şiir ölüyor mu? Belki size tuhaf ve aşırı bir yorum gibi gelebilir, ama şiirin giderek bir değer yitimine uğramasının, Modernleşmenin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Denecek ki, yıllardan beri Türk şiirinin Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'le modernleştiğinden ve hem modern hem de geleneksel olan 'sahih' bir şiirin öne çıktığından söz ediyordunuz: Ne oldu da şimdi, şiirin ölümünü gündeme getirmeye başladınız?

Haklısınız. Şiirin modernleşmesi, Türk toplumunun modernleşmesinin, hiç şüphesiz, bir sonucudur. Bunu inkardan gelemeyiz, ama şiirin modernliği ile iktisadi anlamda modernliğin kriterlerinin birbirinden farklı olduğunu da göz ardı edemeyiz. Şiirin modernliği, standart dilden farklı bir şiirsel söylemin inşasıyla belirlenmiştir; iktisadi anlamda modernlik ise, burjuvazinin hakim bir sınıf olarak ortaya çıkması ile... Hiç şüphe yok, son kertede belirleyici olan, modernliğin sınıfsal (iktisadi) düzlemi, yani Burjuva sınıfıdır... Györy Lukacs, bundan neredeyse elli yıl kadar önce, Burjuvalaşma anlamında (sınıfsal) modernliğin, kendine özgü bir edebi dilegetiriş tarzı ürettiğini, bunun da Roman türü olduğunu bildirmişti. Bunun anlamı, bir toplumun Burjuvalaşmasının, romanı bir edebi tür olarak öneçıkarıyor olmasıdır.

Ayraç içinde belirteyim: Bu durum, sadece edebi türlere ilişkin değildir. John Berger, Burjuvazinin bir resimsel dilegetiriş biçimi olarak yağlıboya resmi icad ettiğini; Adorno da, bir müziksel dilegetiriş aracı olan kemanı kullandığını öne sürer. Demek oluyor ki, Burjuvazinin entelektüel tarihe katkısı, romanın bir edebi tür, yağlıboya resmin bir resimsel tür (çünkü John Berger'e göre, burjuvazi, sadece objelere değil, objelerin imgelerine de sahip olduğunu göstermek istiyordu), keman konçertolarının bir müziksel tür olarak icadıyla kendini belli eder. Biz romana dönelim. Açıkça görülüyor ki, burjuvazi Türkiye'de hakim bir sınıf olmaya başladıkça, roman da, edebi alanda hakim bir tür olacaktır. Bu hakimiyet, şiirin prekapitalist bir dilegetiriş biçimi olarak tasfiyesi sonucunu mu verecek? Lukacs, burjuva sınıfı tarih sahnesinden silinirse, romanın da edebi bir tür olarak ortadan kalkacağını öne sürmüştü. Bu öngörünün şiir için de geçerli olduğunu görüyoruz.

Frankfurt Kitap Fuarı, romancıların fuarıydı. Telif ajansı yöneticisi bir hanım arkadaşımıza, Frankfurt'ta yabancı yayıncıların Türk şairleriyle ilgilenip ilgilenmediklerini sordum. Hiç oralı bile olmamışlar! Bu, sadece bizim ülkemizde böyle değil. Dünya ölçeğinde de şiir, giderek statüsünü yitiriyor. Camus'nün bir sözünü değiştirerek söylersem, 'şiir, elleri kirli olduğu için sofraya alınmayan yaşlı amca'ya benzemeye başladı artık...
Başkalarını bilmem: Şiir ölüyor olsa da ben, ölünceye kadar şiir yazmayı sürdüreceğim... Bizim 'ses bayrağımız' şiirdir çünkü...
Hilmi Yavuz
05 Kasım 2008

Kapitalizm krizlerle mi yıkılacak?

"Başkasının aklıyla hareket edenlerin sonunun hüsran olduğunu biliyoruz.Ama ders almak istemeyenler ya da çaresizler için bu son kaçınılmaz.Günümüz ve tarih, “anlamak istemeyenlerin” başında patlayan davul örnekleriyle dolu.
KAPİTALİST KUTBUN SONU..
Türk siyasal tarihinde, Atatürk’ten sonra bunu çok yaşadık.Siyasal ve ekonomik proje üretemeyenler, yabancıların projelerinin arkasına gizlenerek halkı oyalayıp durdular. İşte AB projesi, işte ABD sözde müttefikliği, işte ekonomideki her dönem değişen politikalar.Bunlardan biri de “özelleştirme!” Dünya iki kutupluyken; kapitalist kutup, komünist kutbu yok etti. Kendisinin ilelebet payidar kalacağını sandı ve onun propagandasını yaptı. Giderek vahşileşti. Emperyalist oldu, yok etti..Şimdi kapitalist kutup da yıkılıyor!..

TRİLYON DOLARLIK DEVLETLEŞTİRME..
Bakınız dünkü gelişmeye..Kapitalizmin kurucusu ABD, dünya tarihinin en büyük devletleştirmesini yaptı!..Yıllarca tüm dünyaya ve bize “Özelleştirin, özelleştirin” dedi..“Devletin elinde bir şey kalmasın” dedi..Bizimkiler de onlara inandılar. Kendilerini şirin göstermek, onlara sevdirmek için (nevrotizm hastalığı), “Devlet ayakkabıcılık yapmaz, vs” dediler..Ellerinde ne varsa sattılar.“Babalar gibi satmaya!” devam ediyorlar..Derkeeen..Kapitalizmin babası, liberal ekonominin hâmisi ABD, dünya tarihinin en büyük “devletleştirmesini” yaptı!..12 trilyon dolarlık bir devletleştirme yaptı..12 trilyon dolarlık!..Tekrar söylüyorum.Dünyanın etrafını birkaç kez dolaşacak büyüklükte bir rakamdan söz ediyoruz.Milyon değil, milyar değil.12 trilyon dolar!..Morgıç denen, taksitli ev alma kampanyaları yapan iki bankaya -battığı için- devlet el koydu!..Bunun hacminin yukarıdaki rakam kadar olduğu açıklandı.
BAKIN PATRON KİM OLDU?..
Bize “Özelleştirin, özelleştirin” diyenler, kendileri stratejik kuruluşlarını satmazken; bizim elimizde ne varsa aldılar. Şimdilik bir tek Türk Ordusu ve yargısı özelleştirilmedi. Özelleştirme nasıl ortaya çıkmıştı?Bunun bir “siyasal kampanya” olarak ortaya çıkışı 1979’da İngiltere Başbakanı Thatcher ile olmuştu. Özal da, Türkiye’de başlatıcısı olmuştu.O zamanki felsefesi, yani yalana dayalı propagandası şuydu: “Halk kapitalizmi olacak”, “Sermaye tabana yayılacak”, “İşçi çalıştığı şirketin patronu olacak!..” Patron kim oldu gördük!..Türkiye’de yabancılar elimizde ne varsa aldı.ABD’de ise devlet en büyük patron oldu!..Şimdi, Atatürk’ten duymaktan sıkılanlar için Amerikalı’dan örnekle bir kez daha “davul” çalalım: Bakın ABD başkanlarından George Washington neler diyor: “Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret ya da sevgi duyguları beslemeyi adet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar (...) Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük ya da zayıf bir millet, ötekinin uydusu olmaktan kurtulamaz.Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını aldıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lânetlenebilirler.” (17 Eylül 1796, Siyasetten çekilirken yaptığı veda konuşmasından.)Sivrisinek sesinin saz ve orkestra olması dileğiyle.."
Kaynak: http://www.yenicaggazetesi.com.tr/kapitalizmin-cokusu-5104yy.htm

Hulki CEVİZOĞLU 
 10 Eylül 2008

Popüler Yayınlar

Sosyal Paylaşım

Icon Icon Icon Icon

Lütfen yazılarımızla ilgili yorum yapmaktan çekinmeyin. Kırık linkleri ve hatalı içerikleri mutlaka bize ilgili sayfa altında yorum yaparak bildiriniz. Blog sayfalarımızda ilginizi çekebilecek diğer yazılar için blog arşivimizi kullanabilirsiniz.

Son Yorumlar

Yararlı Linkler